Sponsorlu Bağlantılar


Aöf Eleştiri Tarihi 1.Ünite Ders Notları


ELEŞTİRİNİN TANIMI, KAPSAMI, SINIFLANDIRILMASI ,NİTELİKLERİ

Türkçe’de kullanılan tenkid ve onun eş anlamlısı olan eleştiri kavramları, Fransızcadaki yargılamak anlamına gelen “critique” teriminin karşılığıdır.
Tanzimat dönemi aydınları, Batı kültüründe bulunan bu terimi önceleri “muaheze” kelimesiyle,daha sonraları “tenkid”, “intikad” kelimeleriyle karşılamışlardır.
Eleştiri hem bir işin adı, hem bu iş sonunda orta çıkan ürünün adıdır.

1. En geniş anlamında eleştiri, sanatın yahut edebiyatın incelenmesi,tartışılması, değerlendirilmesi, yargılanması işidir.
2. Edebî bir eser yahut bir sanat eseri üzerine verilen hükümdür.

Eleştirmen, bilgisine, görgüsüne, zevkine güvenen ve bu niteliklerine dayanarak diğer sanatçıların eserlerini değerlendiren kişidir.
Eleştiri tarihinin asıl kavranması gereken ve kıymetli olan yönü, bize edebiyat tarihinin sergilediği bu yaklaşım çeşitliliğini göstermesi ve bunlardan yola çıkarak kendi eleştiri anlayışımızı özgürce oluşturmak imkânını kazandırmasıdır. Bu değişik görüşlerden birkaç örnek verelim:

Scaliger, eleştiriyi “zihinsel eserlerin üstün ve zayıf yönlerini ortaya koymak” olarak tanımlar.
Jules Lemaître eleştiriyi “Kitaplardan zevk almak,onlarla duyguları inceltmek ve zenginleştirmek sanatı” olarak tanımlar .
Sainte Beuve eleştirmeni “Eleştirmen, okumayı bilen ve başkalarına öğreten adamdır.” şeklinde tanımlar.

Edebiyat Kuramları, Edebî Eleştiri ve Edebiyat Tarihi Arasındaki Farklar
Edebiyat tarihleri, kültürel gelişmeleri, yazarları ve eserleri kronolojik bir sırayla ele alır ve onları değerlendirir. Edebiyat tarihi genel olarak geçmişte kalan eserlerle ilgilenir. Onları tarihî olaylar olarak ele alır, gün ışığına çıkarır ve sınıflandırır. Edebiyat kuramları, edebiyatın yöntemlerini, ilkelerini, kategorilerini ve ölçütlerini araştırır. Edebî eleştiri, daha çok somut sanat eserlerini inceler. Edebiyat tarihinden farklı olarak daha çok yeni eserlerle ilgilenir. Ancak bu üç alan öylesine
birbiriyle ilişkilidir ki onların birisi olmadan diğerinden söz etmek hemen hemen imkansızdır.

Bununla birlikte sorun, çözümsüz değildir. Bu ikilem (dilemma), tarihî süreç içinde birbirini tamamlayan olgular olarak ortaya çıkmaktadır: Önce eser incelemelerinden bazı sonuçlara, ön yargılara varılmış, sonra bu ön yargılar, değiştirilmiş,düzeltilmiş ve bazı kuramlara ulaşılmaya çalışılmıştır. Bu, tarih boyunca diyalektik bir süreç oluşturmuş, eleştiriden kurama, kuramdan eleştiriye geçilmiştir.

Kısaca, edebiyat kuramları, edebî eleştiri ve edebiyat tarihi bilim dalları, birbiriyle sıkı şekilde ilişkilidir, aynı konuları ele alırlar ve karşılıklı olarak birbirlerini etkilerler ve değiştirirler. Bununla birlikte konulara yaklaşım tarzları amaçları ve
yöntemleri birbirinden farklı olduğundan araştırma sahaları olarak birbirinden ayrı bilim dalı sayılırlar.


Eleştiri Kuramlarının Sınıflandırılması
F. Thumerel’e göre a) Hüküm Eleştirileri, b) Açıklayıcı eleştiriler

Eleştirinin ilk görevi şüphesiz eser hakkında bilgi vermektir. Ancak eleştirmenler bir eser hakkında bilgi verirken bazen
onu yargılamak, bazen ise açıklamak amacını güderler.

1. Hüküm Eleştirisi: Eserin değeri problemiyle ilgilenir, onun hakkında iyi yahut kötü, güzel yahut çirkin, faydalı yahut zararlı tarzında bir hüküm verir. Diğer eserlere göre değerli olup olmadığı konusunda bir yargıya varır. Hüküm eleştirilerinin
yarı nesnel, nesnel ve öznel olan tipleri vardır. XVII. yüzyılda klasisizm akımına bağlı eleştiriler, Boileau’nun eleştiri anlayışı bir hüküm eleştirisidir. XIX. yüzyılda Brunetière’in eleştirisi ilmî bir nitelik taşımasına rağmen siyasî bir ahlâka bağlıdır ve
bir hüküm eleştirisidir. Öznel eleştiriler, gazete eleştirileri, yazarların zevklerine yönelen eleştiriler, genellikle birer hüküm eleştirisidir

2. Açıklayıcı Eleştiri: Bu tarz eleştiri, eseri yargılamak amacını gütmez, onu açıklamak, anlamak, yorumlamak ister. Eseri açıklayabilmek için tarihî ve psikolojik şartları araştırır, metin üzerinde çözümleme çalışmaları yapar. Açıklayıcı eleştirilerin de yarı nesnel, nesnel ve öznel olan tipleri vardır.
Açıklayıcı eleştiri kendi içinde ayrıca üç sınıfa ayrılabilir:
a) Yorumlayıcı eleştiri (herméneutique): Bu tip eleştiri, yazarın niyetini dikkate almaz, eserin anlamını kavramaya yönelir. Freud’ün kuramları çerçevesinde gelişen Psikanalitik eleştiri, bir yorumlayıcı eleştiri türüdür.
b) Bilimsel eleştiri: Metni açıklamak için metnin dışındaki nesnel olguları araştırır, nesnellik kaygısı büyüktür. Lanson’un eserlerinde bu tip eleştiri ön

plana çıkar. Üniversite eleştirileri de bu gruba girer.
c) Biçimsel eleştiri: Edebî eserin yapısına, üslûbuna ve türüne yönelmiş bir eleştiri anlayışıdır. Yapısal eleştiri yöntemleri bu tip içinde yer alır

Edebiyat kuramcıları, Réne Wellek ve Austin Varren, birçok düşünür tarafından kabul görmüş olan bir geleneğe uyarak edebiyatı inceleme tarzlarını iki başlık altında toplar: Bunlar, Dış yaklaşım ve iç yaklaşım tarzlarıdır. Bu ayırım aynı zamanda
iki farklı eleştiri anlayışını gösterir:
a) Dış yaklaşım: Edebiyat ve biyografi arasında, eser ve yazar arasında, edebiyat ve psikoloji, toplum ve felsefe arasında, edebiyat ve diğer sanatlar arasında ilişki kuran ve bunları sergileyen çalışmalardır. Bunlar genel olarak edebî eseri araştırmanın merkezi olarak almayan, dış şartlar üzerinde yoğunlaşan yaklaşımlardır.

b) iç yaklaşım: Edebî eserin üslûbu, ahengi, ritmi ve vezni üzerine yapılan çalışmalar,mecaz, istiare gibi edebî sanatlar üzerinde yapılan çalışmalar, mit ve semboller üzerindeki çalışmalar, hikaye etme bilimi çalışmaları, edebî türler üzerine
çalışmalar iç yaklaşım örnekleridir. Bunlar genel olarak edebî eseri araştırmanın merkezine koyan, edebi eserden yola çıkan araştırmalardır.

Edebî Analiz Modelleri
Jean Molino, edebiyat incelemelerinin, metin analizi türlerinin beş başlık altında toplanabileceği görüşündedir.

a) Kurallar modeli: Belâgat, retorik ve poetik alanıdır. Takip edilecek yöntemlerin kuramsal ve pratik esaslarını belirler.
b) Tefsir yahut yorum modeli (Herméneutique model): Edebî ve dinî metinleri yorumlama geleneğidir. Metnin derin ve mecaz anlamlarını, ikinci anlamlarını araştırma amacı esastır.
c) Tarihsel Model: Edebî eserlerin, edebî türlerin kaynağını ve etkilerini araştırır. Açıklama amacını güder. Bu görüşe göre, eser anlamını, tarihî gelişim içindeki yerinden ve yarattığı sonuçlardan alır.
d) Dilbilimsel ve Yapısal Model: edebî eser, tarihî bağlamından bağımsız olarak incelenebilir.
e) Dış yaklaşım Modeli: Eseri, eserin dışındaki toplumbilimsel ve psikolojik olgularla açıklar

Eleştirinin Nitelikleri
Eleştiri edebi eserleri açıklar, onların değerini, güzelliğini, doğruluğunu, yeniliklerini, üslubunu, ahlakî değerini, felsefesini ve düşünüş tarzını, kusurlarını ortaya koyar. Eleştiri, yazar ve eser arasında bir köprü rolünü üstlenir. Okuyucuya yeni eserleri duyurur,eserin üstü kapalı anlamlarına ve yazarın amaçlarına okuyucunun dikkatini çeker.Eseri daha dikkatli okumasını, daha iyi anlamasını sağlar. Yazara yeni okuyucular kazandırır, ona hatalarını gösterir, eserin anlaşılmayan, karanlık kalan yönlerini açığa çıkarır. Hatta eserin yazarı tarafından dahi fark edilmemiş niteliklerini gözler önüne serer.
a) Eleştirinin yöneldiği nesnelerin ve bakış açılarının çokluğu: Eleştiri, yazarın kişiliğine, fikirlerine, zevkine, birikimine, niyetine vb. yönelik olabilir, yahut eserin, diline, yapısına, estetik değerine, fikirlerine, konusuna, üslubuna vb. yönelik olabilir. Eleştiri, eserin edebî türler içindeki yerine, toplumla ilişkisine, yararına, doğruluğuna, pedagojik değerine, ahlâka uygunluğuna, etkilerinin genişliğine vb. yönelik de olabilir. Bütün bu yaklaşımlar, “Sanat nedir?”,“Sanatın amacı nedir?”, “Güzel ve estetik olan nedir?” gibi sorulara verilecek cevaplara göre değişen yaklaşımlardır. Bu sorulara verilen cevaplar, tarih boyunca değişmiş, değiştikçe de eleştirinin yöneldiği nesneler farklı olmuştur. Eleştirinin başlıca niteliklerinden birisi, bu değişkenlik ve çok yönlülüktür. Aynı nesneye farklı açılardan da bakılabilmekte, bu da farklı sonuçlara ulaşılması sonucunu doğurmaktadır.

b) Eleştirinin göreceliği: Yazarlar ve eserler üzerinde verilecek değer hükümleri de yapılacak tasvirî açıklamalar da çok zaman görecedir: Hiçbir eser gerçekleri olduğu gibi yansıtamaz. Ama edebiyat tarihinde “Gerçekçilik Akımı” vardır. “Realizm” akımının gerçekçiliği, Romantizm akımına göre bir anlam kazanır. Eleştiri hükümleri, çok zaman karşılaştırma fikrine dayandığından ve farklı konuları ele aldığından göreli bir nitelik gösterir.

A. Compagnon’a göre, edebiyat kuramları, aslında değişik, çoklu görüşleri değil, göreli görüşleri yansıtır. Yani eleştiride değişik bakış açılarından çok göreli olarak seçilmiş değişik konulara yönelmeler görülür. Görüşlerin farklılığı aynı konuya değişik açılardan bakmaktan çok, farklı araştırma konularına yönelmeyi ifade eder.


c) Eleştiri kavramlarının karşıtlılığı: Eleştiride kavramlar, değer yargıları ve belirlemeler, ancak oluşturdukları karşıt çiftler içinde kavranabilir, belirgin bir anlam kazanırlar. Kavramlar, çok zaman tek olarak değil, çift olarak, birbirlerine göre tanımlandığından bu kavramların anlaşılması, ancak karşıt kavram çiftinin birlikte kavranmasıyla mümkündür.
Bilimsel terimler de ancak karşıtları bilinirse doğru olarak anlaşılabilir. Eleştiri çok zaman ince farkları ele aldığından karşıt çiftlerin kavranması, eleştirel düşüncenin esaslarını kavramamıza ve ince farklılıkların anlaşılmasına yardımcı olur. Günlük dilden şu örnekler üzerinde düşünelim: “Tay” ve “At” kelime çifti, aslında küçükten büyüğe doğru bir “derecelendirme” düşüncesini yansıtır. “At” ve “Beygir” kelime çifti, göreve göre yapılmış bir ayırımı yansıtır. Beygirin attan farkı, yük çekmekte kullanılmasıdır. “Kısrak” ve “aygır” kelime çifti, bir cins ayırımını yansıtır. İki kelime arasında cins ayırımı vardır.

Eleştiri kavramları da benzer karşıt çiftler halinde kavranabilir. Meselâ “metin ilişkileri” terimini ele alalım. Metinler arasında beş tür ilişki vardır:
a) İç metinlilik;Bir metnin içinde başka bir metnin bulunmasıdır. Bu ayırım, metin / iç metin yarımını yansıtmaktadır.
b) Dış metinlilik: Bir metin hakkında yazılan tenkitler,açıklamalar, tahliller ve yorumların hepsi birer dış metindir. Bu ayırım, metin / dış metin ayırımını yansıtmaktadır.
c) Ek metinlilik: Bir metnin önünde, sonunda yer alan başlıklar, alt başlıklar, önsöz, sonsözler, notlar, “der-kenâr”lar, yayıncı açıklamaları... Bu ayırım, metin ve ek metin ayırımını yansıtmaktadır.
d) Tip metinlilik: Belli bir edebî türe ait olan tematik ve biçimsel özelliklerle bir metin arasındaki ilişkidir. Eser ile ait olduğu tür, tip, sözceleme tipi arasında bulunan benzerliklerdir. Metin tipi, sözceleme tipi ve metnin türü üst metinlilik ilişkileri yaratır. Bu ayırım, metin / tür ayırımını yansıtmaktadır.
e) Art metinlilik: Yeni bir metni eski bir metne bağlayan ilişkiler toplamıdır, başka bir deyişle bir B art-metnini bir A önmetnine bağlayan ilişkiler toplamıdır. iki metin arasında bir kaynaklık ilişkisi bulunur. Mesela: tercüme eserler, parodiler, nazireler, taklit eserler birer alt metindir. Bu ayırım, ön metin / art metin ayırımını yansıtmaktadır.

  • TÜRK-iSLAM BELAGAT GELENEĞi VE ELEŞTiRi
Eleştiri türünün ilk başarılı örnekleri Eski Yunanistan’da görülür. Eski Mısır, Hint ve Anadolu medeniyetlerinin kültür mirasından dil ve mantık bilimlerini geliştirmişlerdir. Böylece doğru düşünmenin mükemmel sayılabilecek bir aracına sahip olmuşlardır. Eleştiri, hangi biçimiyle olursa olsun, düşünme olgusuna dayanır. Bilim tarihi ve düşünce tarihi, daima eleştiri tarihinin temel belirleyicileri olmuştur. Felsefe, tarih, edebiyat, psikoloji ve mantık gibi konusu düşünce ve insan olan bilimlerin geliştiği ülkelerde eleştirel düşünce de gelişmiştir.
Ortaçağda Avrupa’da düşünce hayatı ve bilim gerileyince buna bağlı olarak eleştiri de gerilemiş, sadece basit biyografiler yazılmış ve dinî metin yorumlamaları yapılmıştır.

İslâmiyet’in doğuşundan sonra Arap, Acem ve Türk bilginleri İskenderiye kültür çevresinin etkisiyle eski Yunan ve Roma medeniyetlerinin kaynaklarına ulaştılar, M.S. VII. yüzyıldan sonra bilimde, sanatta ve teknikte büyük başarılar elde ettiler.

İslam dünyasında da eleştirel düşüncenin gelişmesi bilimin gelişmesinden sonra olmuştur. İslâm dünyasında bilimin çok hızlı ve yöntemli bir şekilde gelişmesinin asıl nedeni, Tanrı’nın buyruklarını bildiren “Kur’ân-ı Kerîm”i doğru anlama ve doğru anlatma arzusudur. Ancak kısa bir zamanda bu amaca ulaşmanın önünde büyük engeller bulunduğunu anladılar. Arapçanın birçok lehçesinin bulunması Kurân’ın yorumlanmasında güçlükler çıkarıyordu. Yıllar geçtikçe Arap dilinde ses ve anlam değişiklikleri başlamıştı. Ayrıca Kurân’da mecazlı, istiareli ifadeler, sanatlı bir anlatım bulunuyordu. Peygamberin gerçek hadislerinin tespiti meselesi bir tarih yöntem bilimini ve mantık bilimini zorunlu kılıyordu. Bütün bu güçlüklerin aşılabilmesi için İslâm bilginleri bilime büyük bir önem verdi. Kurân’ın doğru okunması ve doğru anlaşılması amacıyla bilimsel filolojik çalışmalar yapıldı.

Emeviler ve Abbasiler devrinde farklı kültür ve dillere sahip milletlerin Müslüman olması bu çalışmaları hızlandırdı. Türkler, İslâmiyet’in kabulünden sonra İslâm medeniyeti dairesine girdiler, Arap yazısı kullanmağa başladılar. Orta-Asya’nın büyük şehirlerinde Buhara’da, Semerkand’da, Herat’ta, Kaşgar’da medreseler açıldı. Bu merkezlerde Arapça ve İslâm ilimleri okutuldu. Bütün İslâm ülkeleri arasında ortak bir kültür hayatı başladı. Arap, Acem ve Türk bilginleri, Eski Yunan felsefecilerinin eserlerini tercüme ederek yüksek bir bilim düzeyine ulaştılar. Dilbilgisi, sözdizimi,mantık, matematik,geometri, astronomi, tabiat, ilâhiyat, fıkıh ve kelam bilimleri gelişti. Eski “Retorik” biliminden yararlanarak bir edebiyat kuramı ve eleştiri kuramı bilimi olan “Belagat” bilimini kurdular. Arap, Türk ve Acem bilginleri, değerli belagat kitapları yazdılar.

“Belâgat” ve “Retorik” arasında temel yaklaşım bakımından büyük benzerlikler bulunmasına rağmen aralarında önemli bazı farklar da vardır. Aristo ve Platon etkileri, ikisinin de ortak yönlerini oluşturur. Ancak İslâm bilimleri, esas olarak Tanrı’nın tekliği fikrinden yola çıkılarak yeniden sistemleştirilmiş bilimlerdir. Dolayısıyla her bilim, İslâm kavrayışı içinde tekrar düzenlenmiştir. Aynen tercüme edilmiş bilimler değildir. Batı retoriği, Yunan felsefesi, mitolojisi, destanları, trajedisi ve şiirleri üzerine kurulmuştu. Buna karşılık İslam belâgatı, Kur’ân’ın, hadislerin ve Arap edebiyatının çerçevesinde, kur’ân merkez ve ölçü olarak alınarak kuruldu. Bu fark, belâgatın bazı farklı ilkeler geliştirmesi sonucunu doğurdu. Yunan filozofları,mevcut sanatlardan yola çıkarak sanatın ne olduğunu açıklamaya çalışıyorlar ve sanatın nasıl olması gerektiğini tartışıyorlardı. Amaçları daha güzel ve yararlı eserler yaratmanın yollarını bulmaktı. İslâm belagatçıları ise belâgatın en mükemmel örneği olarak Kur’ân’ı görüyorlardı. Amaçları şüphesiz Kur’ân’ın erişilemez belâgatına ulaşmak değildi. Ama metin inceleme tecrübelerini orada geliştirdiler. Anlamanın ve anlatmanın bütün problemlerini bu metin üzerinde yaşadılar ve sonra bu tecrübelerini edebiyata taşıdılar. Kur’ân’ın “hitâbî” karakteri ve hadislerin sözlü birer ürün olması, İslâm bilginlerini sözlü ifadeyi incelemeye yöneltti. Bunun sonucunda,o devirde adı konulmamış da olsa edimbilimin “pragmatik” esaslarını keşfettiler. Böylece İslâm belâgatı yeni kuramlar kazandı.Osmanlılar devrinde Türkçeye çevrilmiş ve Türkçe olarak yazılmış birçok belagat kitabı vardır. Bu kitaplar, Türk edebiyat kuramları ve eleştiri kuramlarının ilk ve temel kaynağıdır. Türk divan edebiyatı estetiğinin temelini, belagat kuramları teşkil eder. Türkler bu estetik anlayışı içinde XIX. yy.a kadar yüksek sanat eserleri yaratmışlardır. Önemli kuramlara dayanmasına rağmen İslâm belagat geleneği, görünüşe bakılırsa, Rönesans’tan sonra geliştirilemedi. Hatta mevcut önemli kuramlar ve kurallar göz ardı edildi, çok ağır ve süslü ifadeler kullanılmaya başlandı,edebiyat hayattan oldukça uzaklaştı. Buna karşılık Batı dünyası, İslâm bilginlerinin eserleri yoluyla Eski Yunan kaynaklarını tekrar keşfettiler, onları tercüme ederek ve basım tekniklerini geliştirerek yayınladılar, eski Yunanca ve Latince özgün eserlere ulaştılar. Millî dillerini ve edebiyatlarını bu kaynaklara dayanarak geliştirdiler. Böylece Batı dünyasında canlı bir düşünce, edebiyat ve eleştiri hayatı başladı.
Rönesans’ta hümanizm hareketi doğdu. Aydınlar büyük bir coşku içinde bilgiye yöneldi. Coğrafî keşifer ve seyahatler bilimlerin gelişmesini sağladı. Tıp, fizik ve astronomi bilimleri gelişti. Karanlık ortaçağ mirası reddedildi. Bilimde özgür bir tavır benimsendi. Barok, klasik, romantik ve realist dönemlerde eleştiri anlayışı gelişti ve XIX. yüzyılda eleştiri bilim halini aldı, XX. yüzyılda ise temel edebiyat türlerinden birisi oldu.

“Bildirişim Kuramı” ve Belâgat Dil aracılığıyla yazılı yahut sözlü bir bildirişimin gerçekleşebilmesinde R. Jakobson’a göre altı temel element rol alır. Bunlar, “verici”, “alıcı”, “nesne”, “mesaj”,“kanal” ve“kod”dur.


Verici, konuşan yahut yazan kişidir, mesajı yani haberi veren kişidir; alıcı, mesajı alan, dinleyen yahut okuyandır. Verici, anlaşılmış olmak istiyorsa alıcının yaşına, bilgi düzeyine, dil düzeyine vb. uygun bir anlatım bulmak zorundadır. Bir gazeteci, ilmî bir eser yazarı seslendiği kitlenin özelliklerini göz önünde bulundurmak zorundadır. Buna karşılık ilmî yahut edebî bir eseri anlayabilmek için alıcının da oldukça büyük bir gayret göstermesi gerekmektedir. Nesne, sözü edilen varlıktır.
Mesaj, verici tarafından ifade edilen önermedir, metindir. Vericinin alıcıya gönderdiği haberdir, bilgidir. Mesajda bir yahut birçok kod kullanılabilir. Mesaj, her şeyden önce türünün kurallarına uyar.Mesajın yazılı yahut sözlü oluşuna göre mesaj ile mesajı çevreleyen hal ve şartların ilişkisi değişir.
Kanal, metni yahut mesajı taşıyan maddî araçtır. Konuşmada ses, yazıda kağıt..Kod, verici ile alıcının her ikisi tarafından bilinen ortak dildir. Klâsik, romantik,natüralist edebiyatlar, Divan Edebiyatı, Halk Edebiyatı, Servet-i Fünûn edebiyatı, dil içinde birer alt kodlama sistemi yaratır.
Bildirişimin bu temel altı elementi, altı görevi, fonksiyonu yerine getirir. Bunlar;haber fonksiyonu, ifade fonksiyonu, etkileme fonksiyonu, algılama fonksiyonu,üst-dil fonksiyonu ve estetik fonksiyondur. Elementlerden her biri esas olarakbir fonksiyonu gerçekleştirir. Ancak, fonksiyon dağılımı mutlak bir karakterde değildir, birbirlerinin görevlerini yüklenebilirler.
-Nesneyi gösterme fonksiyonu yahut haber fonksiyonu: Ör.: “Su, yüz derecede kaynar”.
-İfade fonksiyonu: Verici merkezlidir.öznellik fonksiyonu olarak değerlendirilebilir. Ör.: “Oh! Ne manzara!”

-Etkileme fonksiyonu, alıcı yahut okuyucu merkezli bir fonksiyondur.

-Algılama fonksiyonu: Kanal merkezli bir fonksiyondur.Bir metinde sayfa düzeni, noktalama, yazı karakterlerinin
şekli ve rengi, düzenlenmesi; şemalar, sınıflandırma çizelgeleri gibi anlamayı kolaylaştıran unsurlar bu görevi yerine getirirler.

-Üst-dil fonksiyonu: Kod merkezli bir fonksiyondur. Metinlerde “yani” tarzında başlayan açıklamalar bir üst-dil yaratır. Eşanlamlı kelimeler de çok zaman bu fonksiyonu yüklenir.
-Estetik (bediî) fonksiyon: Bu fonksiyon, mesaj merkezlidir. Üslûp fonksiyonu adı da verilebilir.Bu fonksiyonla edebî eserlerde dil, nesneye geçişliliğini kaybeder, dikkati kendi üzerine çekerek bizzat kendisi bir estetik nesne haline gelir, geçişsizleşir.

Bu fonksiyonlara bağlı olarak yeni bir metin tipolojisi ortaya çıkmıştır:
Yazarın nesnel gerçeklikleri ifade ettiği metinler, haber fonksiyonlu metinlerdir: ilmî yazılar, raporlar, objektif anlatımlar bu tiptendir. İfade fonksiyonlu metinlerde yazar duygularını ve şahsî fikirlerini ortaya koyma amacını taşır. Mektuplar, denemeler, lirik şiir bu gruba girer. Etkileme fonksiyonlu metinlerde yazar okuyucuyu etkilemek, meselenin içine sokmak, harekete getirmek amacını güder. İdeolojik edebiyat, reklâm metinleri bu gruptandır. Poetik metinler, çok anlamlılıkla yüklü olan metinlerdir. Her türlü metin çok anlamlı olabilir. Bu grubu kodlanmış edebî bir tür olan şiirle karıştırmamak gerekir

Bildirişim olgusunda mesajın verdiği bilgiyi tamamlayan bir bağlam, bir kontekst(Olaylar, durumlar, ilişkiler örgüsü, bütünlük, bağlam) vardır. Bazı sözler, daha önce ifade edilenler vasıtasıyla anlaşılabilir. Ayrıca bildirişim şartları, mesajın anlamını tayin eder.. “Kim söylüyor; neyi söylüyor; hangi şartlar altında ve nerede söylüyor” sorularının cevapları, bildirişimin şartlarını ortaya koyar. Mesajın anlamı “konu”ya göre de değişir.

Aynı şekilde sözceleme kuramı, bildirişim kuramı gibi sözü bağlamı içinde, doğuş şartları içinde ele alır. Sözün söylenme sürecine sözceleme denir ve bir sürecin adıdır: Bu süreç içinde, belli bir özne, belli bir anda, belli bir yerde, belli bir dinleyici (alıcı) için belli bir sözce, bir cümle yahut metin üretir. Bu beş unsur, sözceleme kuramının temel unsurlarıdır.
Belâgatimizde verici (émetteur) için “mütekellim” alıcı “récepteur” için “muhatab”, nesne için “haber” kavramları kullanılmaktaydı.

“Sözün yani kelâmın belâgatı” bir sözün mevcut şartlara, bulunulan yere ve zamana uygun bir tarzda söylenmesiydi. Buna “mukteâ- yı hâle mutabakat” adını veriyorlardı. Belâgat bilimini çağdaş birçok bildirişim ve dil kuramıyla birleştiren şey, işte bu kuraldır.
Belâgat geleneğimizde “sözlü ifade” esastır. Dilin ve ifade etmenin esası olarak söz alınmış ve söz, bildirişim ve sözceleme kuramlarında olduğu gibi doğuş şartları içinde, bağlamı içinde kavranmış ve anlatılmıştır.

Belâgat geleneğimizde sözler (lafz), kullanım yönünden yani vericinin, konuşanın, yazanın ona yüklediği anlamlar yönünden beşe ayrılarak inceliyordu.Bunlar; hakikî anlam, mecaz, kinâye, galat ve mürteceldir.Bu ayırım, vericinin dili niyetine göre kullanma şekillerini gösterir. Günümüz eleştirisinin ve edimbilimin temel konularından birisi vericinin niyeti meselesidir.
Belâgatçiler ve fıkıhçılar, edebî sanatların bağlam ile ilişkisi yani edimbilimsel yönü üzerinde durmuşlardır: Meselâ şuna
dikkat etmişlerdi: Bir sözün mecaz yahut hakikat olması, kullanılan söze değil, kullanıcıya bağlıdır.


Belâgatte verici ile ilgili özgün bir verici stratejisi kuramı geliştirilmiştir: Belâgatçılarımıza göre konuşanın amaçlarından birisi, dinleyene bir haberin ya “hükm”ünü yahut “lâzım”ını ifade etmektir.
Belâgat geleneğimize göre, birisine bilmediği bir şeyi bildirmek amacıyla söylenen söze haber denir.Bu temel amaca “haberin amacı” (fâide-i haber) adı verilirdi. Bazen ise konuşmada, tuhaf görünse de, dinleyicinin (muhatab) bildiği bir haberi bildiririz.Burada amacımız, aynı şeyi bizim de bildiğimizi göstermektir. Buna “geçişsiz haber amacı” (lâzım-ı fâide-i haber) denir. Muhatap, bir haberi bilmiyorsa haber doğrudan kuvvetlendirmeye başvurmadan (te’kidsiz) verilmelidir. Muhatabın kararsız olduğu düşünülüyorsa haber biraz kuvvetlendirilerek, (te’kitli / intensitif) bildirilmelidir. “Sahiden Mehmet Bey bakan olmuş” denilmelidir. Eğer muhatap söz konusu haberi biliyor ve bununla birlikte yine de onu inkâr ediyorsa oldukça kuvvetlendirerek söylemelidir: “Vallahi, billahi Mehmet Bey bakan olmuş” denilmelidir.Bu üç dereceli anlatma sözü içinde bulunulan şartlara göre söylemek demektir (ihrâcü’l kelâm alâ mukteziü’z zâhir). Birinci hal basit “ibtidâî”, ikinci hal istek “talebî”, üçüncü hal inkâr “inkârî” adını alırdı. işte bu üç şekle göre söylenen söz, doğru, uygun ve güzel sözdür.
Güzel, beliğ konuşmanın aslı, iç ve dış bağlama uygun olan konuşma tarzıdır. Hitap ettiğimiz bir kişi, vereceğimiz haber yahut bilgi karşısında dört halden birinde bulunur: O, bu haberi ya bilir, ya bilmez,ya o haber karşısında tereddütlüdür ya da o haberi inkâr halindedir. Biz bazen ona bir haberi verirken içinde olduğu hale göre değil de -bir sebebe bağlı olarak- diğer üç halden birindeymiş gibi bir dil kullanarak veririz.


Alıcı, verilen mesajı alandır, dinleyendir. Mesajın yöneldiği kişidir. Verici, alıcıya ya bir haber verir ya da onu etkiler, ikna etmek ister. Vericinin temel görevlerinden birisi, alıcıyı ikna etmektir. Belâgat biliminde vericinin alıcıyı ikna etme yollarına Beş Sanat adı verilir:

a) Burhan, b) Cedel, c) Hitâbet ç) Şiir, d)Vehmiyyat, Safsata ve Mugalata.

Bu sıralama, en kuvvetli delil önermesinden en zayıf delil önermesine doğru bir sınıflandırmadır. Yani sözlerin doğruluk yönünden sınıflandırılmasıdır.
Belâgat doğru sözü en kıymetli söz olarak görmektedir. Bu önermelerin kullanılmasından beş sanat doğar. Burhan, kesin bilgi veren önermelerdir. Cedel, doğruluk değeri ikinci sınıf olan önermelerdir. Cedel’de amaç, itiraz etmek yerine hasmı susturmak iddiaları reddetmek için karşı bir delil ileri sürmektir. Hazret-i İsa’nın babasız olamayacağını iddia eden Yahudi’yi “Hazret-i Adem, hem babasız, hem anasızdı.” diyerek susturmak cedeldir. Konuşmacının amacı insanlara vaaz vermek, nasihat vermek ise bu amaçla yapılan konuşmalara “hitâbet” denir.

Şiir tarzını seçen bir konuşmacının amacı, söz kuvvetiyle alıcıyı isteklendirmek yahut nefret ettirmektir.Bu amaca ulaşmak için hatip hayâlî önermeler (muhayyelât) kullanır. “şarap,akıcı bir yakut, bal iğrenç bir kusmuktur.” sözü gibi. Vehmiyyât, kuruntu önermelerini delil olarak kullanmaktır. Konuşmacı kuruntu önermelerini bunlara inandığı için kullanıyorsa bu tip delillere boş söz “safsata” denir. Eğer konuşmacı kuruntu önermelerini sadece muhatabını yanıltmak için kullanıyorsa bu tip delillere“mugalâta” denir ve doğruluk yönünden en zayıf önermelerdir.
Bu sınıflandırma, aynı zamanda belâgatçılarımızın kullandığı temel metin tipolojisidir
Metinlerin değeri “doğruluk” ölçütüne göre belirlenmektedir. Bu kuram, gerçekliği esas aldığından dolayı Platon’un kuramına bağlanabilir.

Edim Söz Kuramı
XIX. yüzyılda Amerika’da doğup II. Dünya savaşından sonra Avrupa’da gelişen edimbilim, konuşan özne ile dil işaretleri arasındaki ilişkileri inceleyen bir bilim dalıdır.
Edimbilim, cümlenin ve metnin yorumuyla uğraşır, ama bu işi anlam bilimi ve söz dizimi ile uğraşmadan yapar; dilin bağlamıyla ve bildirişim haliyle meşgul olur. Dilin verdiği bilginin arka planıyla ve dilbilim dışı cephesiyle uğraşır. Türk-İslâm bilim geleneği içindeki Belâgat, özellikle “ilm-i meâni” gelişmiş bir edimbilim kuramıdır ve yüzyıllardan beri kullanılmıştır.

John L. Austin’in kurup öğrencisi John Searle’ın geliştirdiği “söz akdları” kuramının esasları şudur: Söz söylemek sadece ve her zaman bir söz söyleme işi değildir,söz aynı zamanda bir iş görür, bir akd yapar, ayrıca dinleyiciyi etkiler. Bu, sözün üç ayrı iş yapması demektir. J. Searle, sadece söylenmiş olan söze düz-söz bir akd kuran söze edim-söz dinleyeni etkileyen söze etki-söz adını verir. Sözünü ettiğimiz bu kuramın esasları belâgat bilimimizde bulunmaktadır. Bunu göstermek için Cevdet Paşa’nın Belâgât-ı Osmaniye’sinde bulunan bir örnek üzerinde duralım:
Cevdet Paşa’ya göre haber kipleri bazen dilek kipi olarak kullanılır. Evini satan bir adam sattıktan sonra bu satışı hikâye ederken “Sattım” dediğinde fiil, haber kipinde kullanılmıştır. J. Searle’ın “düz söz” dediği budur. Fakat evi satma anında satma isteğini ortaya koyup “Sattım!” dediği anda ise bir akd, bir istek söz konusudur,dolayısıyla bu kullanımda fiil, dilek kipindedir. “Sattım!” sözünün dış dünyada bir karşılığı vardır ancak bu karşılık, bu sözden sonra ortaya çıkmıştır, ondan önce yoktur. J. Searle’ın “edim söz” dediği de budur.

En Küçük Anlamlı Birim Kuramı
En küçük anlamlı birimlere anlambirimcik yahut “sem” adı verilmiştir. Kelimeleri birbirinden ayıran özel semler ve kelimeleri birbirine bağlayan genel semler vardır. “Kulübe, ev, konak, saray” kelimelerini birbirin-den ayıran onların büyüklük ve değerlilikleridir. “Kulübe”yi “Konak”tan ayıran en küçük anlamlı birimcik yani “sem” “büyüklük” yahut “değerlilik” semidir. “Araba” ve “kamyon” kelimelerini birbirine bağlayan ve bir üst kavram olan “taşıt” kelimesi,bir genel sem, bir sınıf semidir. Eski belagatçılarımız, kelimeleri birbirine bağlayan seme “cihet-i camia” diyorlardı. Sözlerin anlaşılabilmesi için birbiriyle bağıntılı olması gerekir diyorlardı. Birbiriyle ilişkili kelimelerin ortak yönlerinin oluşturduğu kümeye “ittisal” kümesi diyorlardı. Bu ortak yön bir anlam birimciği yani(séme) “cihet-i câmia” idi. Belâgat geleneğimizde “cihet-i camia” kuramı kısaca şöyledir: iki kelime yahut iki cümlenin birbirine bağlanabilirliğini ve anlaşılabilirliğini sağlayan ortak bir yön, anlamsal bir kesişim kümesi vardır. Meselâ “ve” bağlacıyla yapılan bağlamaların kabul edilebilir olmasının bazı şartları vardır: Kendisine bağlanan (ma’tufun aleyh) ile bağlanan (ma’tuf) arasında ortak yön (ciheti camia) bulunmalıdır. Ortak yön, kendisine bağlanan ile bağlananı zihinde birleştirecek bir alâka ve münasebettir. Meselâ iki kelimenin birbiriyle “ve” aracılığıyla
bağlanabilmesi için aralarında bu beş ortak yönden birisinin bulunması gereklidir diyorlardı. Meselâ “Güneş ve Ay, Dünya’yı aydınlatır.” diyebiliriz ama “Deniz ve börek gördüm.” denilemez, böyle bir anlatım, anlaşılmayı engeller.

“Kendisine bağlanan” ile “bağlanan” arasında hem fark, hem benzerlik bulunur yani bu ikisi anlam yönünden bir kesişim kümesi kurarlar. Cümlelerin birbirine bağlanmasına “vasl”, bağlanmadan art arda getirilmelerine “fasl” denirdi. Birbirine bağlanan cümleler arasında da “ciheti camia” bulunması gerekir. Meselâ “Ahmet şairdir ve Mehmet katiptir.” şeklinde
iki cümleyi birbirine bağlayabilmek için bu iki cümlenin özneleri arasında arkadaşlık, kardeşlik, düşmanlık gibi belirli bir münasebet ve alâka bulunması gerekir. Bu kuram, aynı zamanda A. J. Greimas’ın meşhur “izotopi” kuramıyla da örtüşmektedir.
Greimas, bu kuramıyla metinde anlam bütünlüğünü sağlayan şeyin ortak “sem”ler olduğunu ispatlamıştı. Bu ise eski belagatçılarımızın “cihet-i camia” kuramından başka bir şey değildir.

  • BATI EDEBiYATI ETKiSiNDE CAĞDAŞ TÜRK ELEŞiTiRiSi
Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın bu tespiti, Tanzimat’tan bugüne kadarki edebiyatımız için yapılmış en kapsamlı, en doğru tespitlerden birisidir. Bu paragraf, yeni Türk edebiyatını besleyen üç temel kaynağı göstermektedir. Bunlar:
1. Klasik edebiyat
2. Batı edebiyatı
3. Halk edebiyatı’dır.

Bu üç eğilim, sırasıyla, üç farklı kurama dayanıyordu: a) Belagat, b) Retorik,c) Halk edebiyatı örnekleri.
Şinâsi, Ziya Paşa ve Namık Kemal gibi Osmanlı aydınları, Batı’da örneklerini gördükleri tiyatro, roman, makale gibi türlerin ilk örneklerini verdiler, önemli gördükleri eserleri tercüme ettiler. Şinâsi ve Namık Kemal, eski dil ve edebiyat anlayışına karşı çıktı. Böylece Batı’daki örneklerinden yola çıkan yeni bir belâgat ve yeni bir eleştiri anlayışı doğdu.
Tanzimat aydınları, Batı edebiyatlarını incelerken ikinci bir şeyin de farkına vardılar: Batılı ülkelerin hepsi özgün bir dil ve edebiyat geliştirirken Yunan ve Roma örnekleriyle yetinmemişler, kuramda ve uygulamada halk edebiyatı kaynaklarından
da yararlanmışlardı.

Halk edebiyatına yönelmenin kuramları bir bütün halinde Milli Edebiyat döneminde ortaya konmuştur.
Tanzimat’tan sonraki edebiyat ve eleştiri hayatımızın esasını da bu “eskiler- yeniler” kavgası teşkil eder.Bu kavgaların ortak yönü hepsinin “red ve kabul” kesin kutuplarına çekilmeyi beraberinde getirmesidir.


HAZIRLAYAN:DİLEK BUCAK