Sponsorlu Bağlantılar


Aöf Sosyal Politika Dersi 8.Ünite Ders Notları



KÜRESELLEŞME

Bugünlerde daha az kullanılmakla birlikte, küreselleşme terimi 1980’leri takip eden 20 yıllık dönemde uluslararası düzeyde meydana gelen bütün iktisadi, sosyal, siyasi ve kültürel gelişmeleri izah etmek için referans olarak kullanılan bir “fenomen” hâline gelmiştir.
Politikacıdan akademisyene, iş adamından sendikacıya herkesin kendi dünyası ile ilgili bütün olaylarda “sebepleri” veya “sonuçları” açıklamak için küreselleşmeyi referans olarak kullanmaya başlaması küreselleşmeyi;karmaşık, sınırları çizilmesi güç ve anlaşılması zor bir terim hâline getirmiştir.
Bir görüşe göre “bütün iyiliklerin”, bir başka görüşe göre de “bütün olumsuzlukların” kaynağı olarak gösterilmesi ve karşıt görüşler arasında keskin yaklaşım farklılıkları olması küreselleşmenin anlaşılmasını güçleştiren bir başka unsur olmuştur.
Ancak, şurası da bir gerçek ki küreselleşme;
• “lehinde veya aleyhinde”;
• “karşıt” veya “taraftar”;
• “olumlu veya olumsuz değerlendiren” herkesin göz ardı edemeyeceği, hiç kimsenin inkâr edemeyeceği bir olgu, bir süreçtir.
Küreselleşme Nedir?
Bitirme ödevi hazırlayan öğrenciden, Doktora tezi hazırlayan akademisyene, Yerel seçimleri kazanmak isteyen politikacıdan Uluslararası ilişkilerde taraf bir devlet adamına kadar herkesin küreselleşmeyi referans terim olarak kullanılması, Herkesin kabul ettiği, ortak bir tanımının da olduğu anlamına gelmemektedir. Bu da sebepsiz değildir. Çünkü:
• Küreselleşme iktisadi alanda ortaya çıkan bir olgu olarak başlamakla birlikte zaman içinde sosyal, politik ve kültürel boyutu ile öne çıkmıştır.
• Küreselleşmenin politik ve kültürel boyutu, küreselleşme ile ilgili ideolojik görüş farklılıklarına yol açmıştır.
• Dünyanın neresinde olursa olsun, gelişme seviyesi ve siyasi rejimi ne olursa olsun, zengin-fakir, büyük-küçük bütün ülkeleri yakından ilgilendiren bir öneme sahip olmuştur.
Küreselleşmenin, ulus devlet temelli olarak kurulan “mevcut dünya sistemini”, köklü şekilde değiştirecek bir süreç olması, bu değişim ve sonuçta gerçekleşecek dönüşüm sonunda “kazanan ve kaybedenlerin” kimler (toplumlar-ülkeler) olacağı konusundaki belirsizlik de küreselleşmeye yönelik algıları ve beklentileri etkilemektedir.
!!! İngilizce global (küresel) kelimesinden türetilen küreselleşme (globalisation), “dünya çapında, herkesi ilgilendiren, evrensel, bütünle ilgili” bir değişim-dönüşüm sürecini ifade etmek için kullanılmaktadır.
Küreselleşme; iktisadi, sosyal ve siyasi hayatın bütün aktörlerinin 1980’ler sonrası dönemde yaşadıkları sorunlarıngerekçelendirilmesinden, gelecek dönem projeksiyonlarının yapılmasına kadar kendilerini ilgilendiren bütün alanlarda sebep, sonuç veya belirleyici faktör olarak dikkate aldıkları bir referans olmuştur.
İktisadi alanda ortaya çıkan gelişmeleri ifade etmek için kullanılan küreselleşmenin zaman içinde sosyal, politik ve kültürel boyut kazanması, çok farklı kişilerin çok farklı süreçleri açıklamak için küreselleşmeyi belirleyici değişken olarak kullanması herkes tarafından paylaşılan ortak bir tanım yapma imkânını ortadan kaldırmıştır.
Küreselleşmenin bütününü ve farklı yönlerini görebilmek için farklı kesim ve kişilerce yapılan ve değişik bakış açılarını yansıtan küreselleşme tanımları ayrı ayrı verilecektir. Bu tanımlardan sıklıkla rastlananları şunlardır:
• Küreselleşme, ekonomik, sosyal, teknolojik, kültürel, politik ve ekolojik denge açılarından global bütünleşmenin, entegresyon ve dayanışmanın artması anlamındadır. Sosyal bilimlerin her alanında çok yaygın olarak kullanılan bir terim olarak, bir durumu açıklamaktan ziyade bir akım veya zihniyeti ifade etmek için kullanılmaktadır.
• Küreselleşme, insanlar arasındaki karşılıklı bağımlılığın artmasıdır. Ancak bu yalnızca ekonomik açıdan değil, kültürün, teknolojinin ve yönetimin global düzeyde bütünleşme sürecidir.• Küreselleşme, ekonomiden siyasete, sosyal politikadan kültüre, hemen hemen yeryüzünün her alandaki değişimi ifade etmek için kullanılan “sihirli” bir sözcük, parolaya dönüşmüş moda bir deyimdir.
• Genel anlamda küreselleşme; özellikle bilginin, haberleşmenin, kültürel etkileşimin, sermayenin ulusal sınırları aşıp uluslar üstü nitelik kazandığı; ekonomi, kültür, siyaset, yönetişim vb. birçok düzeyde ülkeler arasındaki bağımlılığın arttığı bir süreci yansıtır.• Küreselleşme, sadece ya da öncelikle ülkelerin ekonomik açıdan karşılıklı bağımlılıkları anlamına gelmemekte, içinde yanılan dönemde zaman ve mekânın dönüşümü anlamına gelmekte, mekân olarak uzakta meydana gelen olayların bu olaylarla ilgisi olmayan kişileri doğrudan ve anında etkilemesidir.
• Küreselleşme; uluslararası mal ve hizmet ticaretinin artması, doğrudan yabancı yatırım ve kısa dönemli sermaye hareketlerinin serbestleşmesi, çok uluslu işletmelerin oynadıkları rolün değişmesi, üretim ağlarının uluslararası çapta yeniden organizasyonu, teknolojik yeniliklerin, özellikle bilgi teknolojisinin ivme kazanması ve yaygınlaşması, kuralsızlaştırmanın benimsenmesi ile dünya ekonomisinin bütünleşmesi süreci olarak tanımlanabilir.
• Bir fenomen olarak küreselleşme; uzun süreçli ancak başlangıcı olmayan fakat teolojik de olmayan, düzen ve düzensizlik, iş birliği ve mücadele, bütünlük ve ayrılık üreten güçlerin son derece karmaşık bir etkileşimidir.
• Küreselleşme, küresel bağlılıkların genişlemesi, sosyal hayatın küresel ölçekte organizasyonu, küresel bilinç ve duyarlılıktaki artışa bağlı olarak bütün dünyanın bütünleşme sürecidir.
• Küreselleşme, bugün kimsenin yok varsayamayacağı bir gerçeklik olarak geleceğe yönelik bütün okumalara yön veren bir süreçtir. Hiç kimsenin tam olarak anlamadığı ancak herkesin etkilerini üzerinde hissettiği yeni bir düzenin adıdır. Küreselleşme, karmaşık süreçlerin bir araya geldiği, çelişkili ve birbirine zıt etkenlerin devreye girdiği bir süreçtir.
• Sanayi kapitalizminin yükselişiyle yaşanan kitlesel değişimler ve bu değişimlere bağlı olarak yaşanan dönüşüm sürecidir. Batı’nın sınırsızlaşması (ulus devletin çöküşü) ve Brezilyalaşması (kayıt dışı emek piyasalarının yükselişi) gibi dönüşümleri içerir.
Küreselleşme bir uluslararasılaşma süreci olarak değerlendirildiği için özellikle küresel ölçekte ekonomik sistemi düzenlemekle görevli IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların küreselleşme sürecini yönettiği ve yönlendirdiği görüşü yaygın bir kabul görmektedir. Bu kuruluşlar, bir yandan küreselleşme sürecinin doğuşuna yol açan, diğer yandan da sürecin devamlılığını sağlamaya yönelik yeni düzenin alt yapısını oluşturan kuruluşlar olarak süreç içinde rol almışlardır.
Bu bakımdan bu kuruluşların küreselleşme ile ilgili yaklaşım ve algıları süreci anlamak için önemlidir.
• Dünya Bankasına (World Bank-WB) göre küreselleşme, insanlık tarihinin kaçınılmaz olarak yaşanacak bir safhasıdır. Dünya çapında ekonomilerin ve toplumların bütünleşme sürecini ifade eder. Küreselleşme yalnızca bir mal ve hizmet ticareti artışı değildir. Haberleşme teknolojisi ve bilgi paylaşımı ile bilgi, enformasyon ve kültürün de bütünleşmesi sürecidir.
• Uluslararası Para Fonu (‹nternational Monetary Fund-IMF), küreselleşmeyi; gelişme seviyesi ve siyasi sistemi ne olursa olsun bütün ülkelerin vatandaşlarına daha yüksek bir hayat standardı sağlamak için (refah seviyelerini artırmak için) gerçekleştirmek zorunda oldukları istikrarlı bir ekonomik büyüme hedefini birlikte gerçekleştirme sürecidir. Kıt kaynaklarla sonsuz ihtiyaçların karşılanması hedefinin gerçekleştirilmesi için en uygun yoldur.
Ancak yine IMF’ye göre geniş anlamda küreselleşme: Ekonomik göstergelerle ilgili değişimin yanı sıra küreselleşmenin kültürel, siyasal ve çevre ile ilgili boyutlarını da kapsamaktadır.
• Ekonomik Kalkınma ve İş birliği Örgütü (OECD) küreselleşmeyi; mal ve hizmet piyasaları ile birlikte mali piyasaların da bütünleştiği, ulusal ekonomilerin birbirlerine bağımlılıklarının arttığı çok yönlü bir ekonomik bütünleşme sürecidir.
• Birleşmiş Milletlere (United Nations-UN) göre küreselleşme; küresel bütünleşmenin ve karşılıklı bağımlılığın artmasıdır ve iktisadi, siyasi, sosyal ve kültürel boyutları olan çok yönlü bir olgudur. Süreç; diğer gelişmelerin yanı sıra yeni sosyal ve politik hareketlerin doğuşu anlamına da gelmektedir.
• Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), kurum olarak sosyal alana yönelik etkilerini öne çıkararak küreselleşmenin ileri sürülen olumlu sonuçlar yanında toplumlar ve ülkeler arası eşitsizlikleri artıran,sosyal sorunlar› derinleştiren etkileri de olan bir süreç olarak tanımlamıştır.
ILO’ya göre küreselleşmeden beklenen olumlu sonuçların alınması sürece müdahale edilerek iyi yönetilmesi ile mümkün olacaktır. Küreselleşme, kendiliğinden olumlu sonuçlar doğuracak bir süreç değildir.
!!! ILO, küreselleşmenin toplumlar ve ülkeler arası eşitsizlikleri artırdığını ancak sürece karşı çıkmak yerine sürece müdahale edilerek olumsuz sonuçlarını giderecek bir yönlendirmenin yapılabileceğini savunmaktadır.
Yukarıda verilen çok sayıda tanım birlikte dikkate alındığı zaman küreselleşme terim olarak herkes için aynı anlamı ifade eden “tarafsız-nötr” bir terim değildir.Bir yaklaşıma göre herkese zenginlik ve barış içinde bir dünya vaat ederken bir diğer yaklaşıma göre çok uluslu şirketlerin bütün kaynakları kontrol altına aldıkları ürkütücü bir düzeni ifade etmektedir.
Bugün gelinen noktada küreselleşme hâlâ çok yönlü tartışmaların konusudur ve “hastalıklı-ayıplı” bir kavram olmaktan kurtulamamıştır.
Küreselleşmenin Doğuşu ve Gelişimi
Küreselleşmenin ortaya çıkışını açıklamaya yönelik görüşleri iki ana grupta toplamak mümkündür.
Daha az taraftar bulunan ilk görüş taraftarları homojen olmayıp, kendi içinde küreselleşmeyi toplumlar ve ülkeler arası ilişkilerin başladığı en eski zaman dilimlerinden başlatanlar yanında farklı dönemleri başlangıç tarihi olarak alanlar da vardır.
Küreselleşmeyi; 15. yüzyılda Colomb ve De Gama’nın keşiflerini takip eden dönemde yeni dünyaya artan mal ticaretini esas alanlar yanında Sanayi Devrimi ve bunu takip eden 19. yüzyıldaki sömürge anlayışına uygun ticaret artışının gerçekleştiği dönemi başlangıç olarak alanlar da vardır.
Bu görüş içinde daha yaygın olan görüşe göre küreselleşme 19. yüzyılın son çeyreği ile Birinci Dünya Savaşı öncesidönemler arasındaki 50 yıllık sürede ortaya çıkan hızlı üretim ve ticaret artışına bağlı gelişmelerin sonucudur.
Bütün bu görüşler, bir yandan haberleşmedeki hızlanma (kıtalararası telgraf ağı kurulması), diğer yandan özellikle buharlı gemilerin mal taşımacılığındaki kullanımının artışının etkilerini esas almışlardır. Küreselleşmenin başlangıcı konusunda bu görüşleri zayıflatan unsur, mal ticaretindeki artışın dönemsel kalması, savaş ve kriz dönemlerinde ortaya çıkan engeller ve kısıtlamalar dolayısıyla duracak noktaya gelmesidir. Yani süreklilik arzetmemesidir.
!!! 1980’ler sonrası dönemde iktisadi faktörlerin yanı sıra soğuk savaş döneminin sona ermesi, İki Bloklu dünyadan tek bloklu dünyaya geçiş ve Doğu Blok’unda yer alan ülkelerin Batı ile bütünleşme çabaları da vardır.
Daha fazla taraftar bulan ikinci görüşe göre küreselleşme 1980’li yıllarda başlamıştır. Ancak, 1980’li yıllarda başlayan küreselleşme sürecinin gerisinde;
• İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde yaşanan hızlı ve sürekli ekonomik büyümenin sağladığı üretim artışı,
• 1970’li yıllarda yaşanan ekonomik krizi takip eden dönemde başta ABD olmak üzere Almanya, İngiltere gibi ülkelerde iktidar olan yeni sağ ve takip ettikleri neoliberal ekonomik politikalar,
• Haberleşme teknolojisindeki hızlı gelişme, televizyon yayıncılığının artışı ve İnternet kullanımının yaygınlaşması,
• Soğuk savaş döneminin sona ermesi ve Doğu Bloku ülkelerinin “geçiş ekonomileri” anlayışı ile Batı ile bütünleşme faaliyetlerini hızlandırması,
• Ulus devletlerin mal ve hizmet ticaretini engelleyen veya sınırlayan kurallarının yerine uluslar üstü kuralların hakim kılınması,
• Gelişme ve büyüme isteğinin ulus devletleri yabancı sermaye yatırımlarını ülkelerine çekmek için takip ettikleri serbestleşme politikaları,
• Haberleşme teknolojisindeki gelişmenin uluslararası bankacılık ve finans işlemlerini kolaylaştırması, piyasalar› bütünleştirmesi,
• İktisadi hayattaki serbestleşmeyi takip eden sosyal ve kültürel hayattaki serbestleşmenin toplumlar arası ve ülkeler arası bilgi-enformasyon hareketliliğini artırması,
• Avrupa Birliği gibi bölgesel bütünleşme hareketlerinin uluslar üstü ortak kurallar belirleme geleneğini güçlendirmesi,
• Güneydoğu Asya ülkelerinin hızlı kalkınma çabaları,
• Hong Kong’un Çin’e devri ve Çin’in uluslararası ekonomiye entegre olmasına yönelik ideolojik yaklaşım değişikliğigibi çok sayıda ve birbiri ile iç içe geçmiş, birbirini hızlandıran faktörlerle gerçekleşmiştir.
Bir bakıma, yukarıda sayılan faktörler küreselleşmenin alt yapısını oluşturmuştur.Bu görüş taraftarları, ilk görüşten farklı olarak küreselleşmeyi yalnızca mal ve hizmet ticareti artışına bağlı “kantitatif-sayıal” bir değişim olarak görmemekte politik, sosyal ve kültürel boyutuna da vurgu yapmaktadırlar. Bu dönem, önceki dönemlerden farklı olarak üretimin bir ülkede gerçekleştirildiği diğerlerine ticaret yolu ile transfer edildiği bir dönem değildir.Küreselleşmeyi 1980’li yıllarda başlatan görüş taraftarlarına göre, küreselleşme piyasa faktörlerinin etkisi ile kendiliğinden, doğal bir süreç sonucunda ortaya çıkmamıştır. Teknolojik alandaki gelişmelerin mal ve hizmet ticareti ile sermaye hareketlerini uluslararasılaştıran etkisi ve uluslararası rekabeti teşvik eden “açık pazar” politikaları ile küreselleşmeyi tetiklemiştir.
IMF, Dünya Bankası ve OECD gibi kuruluşların uluslararası yeni bir ekonomik-sosyal düzen oluşturma konusundaki çabalarının da küreselleşme sürecinin seyrine önemli katkısı olmuştur.
Farklı Yaklaşımlara Göre Küreselleşme
Literatürde, çok benimsenen kabule göre küreselleşme ile ilgili yaklaşımlar 3 ana başlıkta toplanmıştır:
• Aşırı Küreselleşmeciler,• Şüpheciler,• Dönüşümcüler.
Aşırı küreselleşmecilere göre; küreselleşme geleneksel kavramlarla açıklanamayan “yeni bir çağın” adıdır.
• Dönemin belirgin özellikleri; mal, hizmet ve sermaye hareketlerinin daha önce hiçbir dönemde gerçekleşmeyen ölçüde hem hacim olarak artması hem de bütün dünya ülkelerini kapsayacak şekilde bir ağ oluşturması;
• Ulus devletin önemini kaybetmesi ve bilgi-enformasyon teknolojisindeki gelişme ile haberleşme ve ulaşımın hızlanması olarak dikkat çekmektedir.
Ulus devlet önemini kaybederken, uluslararası mal, hizmet ve sermaye hareketlerinin sürekliliğini ve istikrarını sağlayacak “piyasa düzenleyici” kuralların uluslararası örgütler tarafından belirlenmesi; ekonomik hayatla ilgili piyasa kurallarına yönelik ulusal hukukun yerini uluslararası hukukun alması yönünde bir değişim yaşanmıştır.
Kısaca, ulus devlet ekonomik hayatla ilgili yetki ve otorite alanlarının önemli bir kısmını uluslararası hukuka bırakmakla kalmamış, kendi ulusal kurallarını da bu hukuka uygun olarak düzenlemeye başlamıştır.
Ancak aşırı küreselleşmeci grup içinde küreselleşme sürecine olumlu yaklaşan ve sürecin herkesin refahını artıracağını ileri sürenlerin (destekleyenler-olumlular) yanında, bu yeni düzenin “herkes için değil, elit bir azınlığın” yararına olduğunu iddia edenler de (karşıtlar) vardır.
Şüpheciler, Küreselleşme sürecine temkinli yaklaşırlar.
• Ekonomik boyutu üzerinde yoğunlaşmakta ve bu açıdan sürecin yeni değil, Birinci Dünya Savaşı öncesi dönemle benzerlik gösterdiğini ileri sürmektedirler.
• Bu görüş taraftarlarına göre, 1890-1914 yılları arasındaki dönemde dünya, bugün olduğundan daha açık ve bütünleşmiş bir ekonomik yapıya sahipti.
• Şüphecilere göre küreselleşme ekonomik bakımdan bütün ülkeleri kapsayan dünya çapında bütünleştirici bir sonuç doğurmamıştır.
• Ekonomik faaliyetler belirli ülkeler ve ülke gruplarından oluşan bölgelerde yoğunlaşmıştır.
• Nitekim dünya ekonomisinin % 80’ine 33 üyesi bulunan OECD ülkeleri hakimdir.
• Küreselleşme sürecinin başta gelen aktörlerinden AB, küresel değil bölgesel bir bütünleşmeyi temsil etmektedir.
• Şüphecilerin küreselleşme sürecine yönelik eleştirel görüşlerinin kaynağını, sürecin ülkeler arasında olduğu kadar ülkelerde de toplumsal sınıflar arasında eşitsizlikleri artırmasıdır.
• Küreselleşme, olumsuz sosyal sonuçlar yaratmanın yanı sıra ulus devlet ve ulus devletin geliştirdiği sosyal devleti de zayıflatmaktadır.
• Sosyal devletin zayıflaması sürece ideolojik bir boyut kazandırmaktadır.
Dönüşümcüler, Küreselleşme sürecine daha çok taraflı ve dengeli bir bakış açısına sahiptirler.
• Küreselleşmeyi nimetleri ve külfetleri;
• Fırsatları ve tehditleri ve nihayet olumlu ve olumsuz sonuçları ile birlikte değerlendirmek gerektiğini ileri sürmektedirler.
• Küreselleşmeye, kaçınılmaz teslim olunması gereken bir süreç olarak değil,
• Ortaya çıkaracağı olumsuz sonuçların giderilebilmesi için müdahale edilmesi,
• Yönlendirilmesi ve yönetilmesi gereken bir süreç olarak bakmaktadırlar.
• Küreselleşmeyi yalnızca mal, hizmet ve sermaye hareketlerindeki istatistiki büyüklüklerle değil, insani boyutları ile de değerlendirmek gerekir.
• Ulus devleti ve sosyal devletin ortadan kaldırılmasını değil, ulus devletin küreselleşme sürecinin dinamiklerine daha iyi cevap verecek ve sorunlarını çözebilecek yeni bir yapıya kavuşturulması gerektiğini ileri sürmektedirler.
Küreselleşme yaklaşımlarını taraftarlarının dünya görüşlerinden hareketle açıklamak gerekirse;
• Aşırı küreselcilerin neoliberal ve Marksist görüş taraflarınca temsil edildiği;
• Şüpheciler tarafında piyasa mekanizmasına karşı çıkan sol görüş taraftarları ile ulus devlete önem veren milliyetçi/sağ eğilimlilerin yer aldığı;
• Üçüncü grupta yer alan dönüşümcülerin ise “reel-politik”e yakın duran uygulamacılar ve entelektüellerden oluştuğu dikkat çekmektedir.
Küreselleşmenin Göstergeleri
Ticaret ve yatırım politikalarının serbestleşmesi, teknolojik yeniliklere bağlı olarak haberleşme ve ulaşım masraflarının düşmesi, girişimcilik ve yeni küresel sosyal ağların itici gücü ile derinleşen küreselleşmenin temel göstergeleri(unsurları) konu ile ilgili yayımların çoğunda;
• Uluslararası mal ve hizmet ticaretinin artması,
• Uluslararası sermaye hareketleri ve yatırımların artışı,
• Haberleşme ve ulaşım maliyetlerinin düşmesi ve iletişimin artışı,
• Çok uluslu şirketlerin büyümesi olarak gösterilmektedir.
Bu faktörler dışında
• Ulus devletin dönüşümü,
• Yeni sosyal ağlar,
• Küresel üretim zinciri,
• Kuralsızlaştırma;
• İşgücü hareketliliği,
• İstihdamın değişen yapısı,
• Bilgi toplumu gibi unsurlar da küreselleşme sürecini açıklamak için kullanılan diğer bazı unsurları oluşturmaktadır.
Uluslararası Mal ve Hizmet Ticaretinin Artması
Küreselleşmenin en somut göstergesi, ülkeler arasındaki mal ve hizmet ticaretindeki artıştır. Artışı ölçmek için kullanılan uluslararası mal ve hizmet ticareti hacminin gayrisafi millî gelire (millî gelir) oranındaki değişmedir. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde uluslararası ticareti engelleyen ve sınırlayan yüksek gümrük tarifeleri ve yasaklar, Savaş sonrası dönemde 1947 yılında kurulan Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Antlaşması (GATT) ile başlayan süreçte OECD’nin katkıları ile büyük ölçüde kaldırılmıştır.
Küreselleşme yalnızca mal ve hizmet ticaretinin miktarını artırmakla kalmamış zaman içinde ülkeler ve bölgeler bakımından yön ve içeriğini de değiştirmiştir.
Nitekim Uluslararası mal ticareti İkinci Dünya Savaşı’na kadar olan dönemde sanayileşmemiş ülkelerden sanayileşmiş Avrupa ülkelerine doğru ham madde ticareti ağırlıklı iken, Savaş sonrası dönemde ABD’ne doğru yön değiştirmiştir.
Esas küreselleşmenin başladığı 1980’ler sonrası ise Japonya başta olmak üzere Uzak Doğu ve nihayet Çin merkezli Doğu Asya ülkelerine doğru kaymıştır.
Uluslararası ticaret başlangıçta mal ticareti ağırlıklı iken özellikle 1990’lı yıllardan sonra yeni dönem küreselleşmenin de belirgin özelliği olarak hizmet ticareti daha hızlı artmıştır.
ÖNEMLİ: Küreselleşme, mal ve hizmet ticaretinin uluslararasılaşması ve artışı olarak iki ayaklı bir süreç olarak açıklanmasına rağmen, sürecin hizmet ticaretine yönelik ayağı daha zayıf kalmıştır.
Uluslararası mal ve hizmet ticareti ile ilgili bazı rakamlar vermek gerekirse; dünya mal ticaretinin GSMH’ye oranı, 1890-1990 arasındaki yüzyıllık dönemde iki kattan daha fazla artarak % 6’lardan % 13’lere çıkmıştır.
Dünya mal ticareti artışından bütün ülkeler için dengeli şekilde pay almamış yeni dünya düzeninde oluşan 3 büyük bölgesel kutup (Batı Avrupa-AB; Kuzey Amerika ve Doğu Asya Ülkeleri) etrafında yoğunlaşmıştır.
Hizmet ihracat ve ithalatı bakımından lider ülke ABD’dir Hizmet ihracatı bakımından İngiltere ikinci, ithalatı bakımından ise Almanya’dan sonra 3. sırada yer almaktadır.
ABD ve İngiltere’yi Almanya ve Japonya takip etmiştir. OECD üyesi olmayan Çin, Rusya ve Hindistan dünya hizmet ticaretinde giderek artan bir pay ve öneme sahip olmaktadırlar.
Uluslararası Sermaye Hareketleri ve Yatırımların Artışı
Son 20 yıllık dönemde küreselleşme ile ilgili en dikkat çekici gelişmeler uluslararası finansal piyasalarda yaşanmıştır.Uluslararası sermaye 1980’li yıllarda yaşanan krizden sonra nitelik değiştirerek doğrudan yabancı yatırımlara doğru kaymıştır. Küreselleşme sürecinde mal ve hizmet ticareti ile sermaye hareketleri bakımından bir karşılaştırma yapıldığı zaman, Bretton Woods sistemi ile ikinci Dünya sonrası 1950-70 arasındaki 20 yıllık dönemde mal ve hizmet ticareti büyük ölçüde serbestleştirilirken ulus devletin hükümranlık haklarının korunması endişesiyle finansal piyasalar bu serbestleşme politikasının gündemi dışında kalmıştır.
1973 yılında Bretton Woods sisteminin kırılması ile başlayan finansal serbestleşme 1980’li yıllardan itibaren sanayileşmiş ülkelerin kendi içindeki sermaye hareketlerini hızlandırmış, bu ülkeleri diğer gelişmekte olan ülkeler takip etmiştir. Bu gelişme de küreselleşmenin ikinci ayağını oluşturmuştur. Hareketleri küreselleşmenin diğer ikinci önemli ayağını oluşturmuştur.
Haberleşme ve Ulaşım Maliyetlerinin Düşmesi ve İşletişimin Artışı
Küreselleşmeyi 1980’li yıllarda başlatan yaklaşımın temel gerekçelerinden biri, daha önceki dönemlerden farklı olarak teknolojik gelişmeye bağlı olarak ulaşım ve haberleşme maliyetlerindeki hızlı düşüştür. Bu maliyet düşüşü küreselleşmenin temelini oluşturan rasyonel düşünceye uygun olarak küreselleşme sürecini hızlandıran itici güç olmuştur.
Haberleşme süresinin kısalması ve maliyet düşüşü bilgi transferini hızlandırdığı ölçüde ticaretin de bütünleşmesini kolaylaştırmaktadır. Bazı örnekler vermek gerekirse; New York-Londra hattında 3 dakikalık konuşma 1920 yılında 300 dolar iken 1990 yılında 1 doların altına düşmüştür. Bir tonluk deniz taşımacılığının maliyeti 1920 yılında 90 dolar civarında iken 1990 yılında 30 doların altına düşmüştür.
Bilgi ve iletişim teknolojisindeki gelişmeler küreselleşmeyi etkilerken, küreselleşmenin kendisi de bu iki alandaki teknolojik gelişmeyi etkilemekte, karşılıklı bir etkileşim söz konusu olmaktadır.
Çok Uluslu İşletmelerin Büyümesi
Çok uluslu işletmeler (şirketler) küreselleşmenin “alamet-i farikası”, yani en önemli göstergesi olarak kabul edilebilir. Bir başka ifade ile küreselleşmeyi açıklamanın, anlatmanın en kolay yollarından biri çok uluslu işletmeler üzerinden gitmektir.
!!! Küreselleşme sürecinin en somut ve görünen yönünü çok uluslu işletmeler oluşturur. Bu şirketlerin ekonomik büyüklükleri küreselleşme sürecini ve boyutlarını anlatmak için sıklıkla kullanılan referansalanlarından birini oluşturur.
Çok uluslu şirketlerin dikkat çeken özelliği birçoğunun ülke ekonomilerinden daha güçlü hâle gelmiş olmasıdır.
Çok uluslu şirketlerin % 90’a yakını ABD; AB ve Japonya kökenlidir. 2000 yılı itibarıyla en büyük 10 çok uluslu şirketin 5’i ABD, 2’si Japonya, 1’i İngiltere, 1’i Alman-ABD, diğeri de İngiliz-Hollanda kökenli şirkettir. 2008 yılı itibarıyla ise en büyük 500 şirketin 153’ü ABD, 64’ü Japon ve 39’u Fransa kökenli şirkettir.
Aynı yıl verilerine göre en büyük 10 çok uluslu şirketin 5 i ABD, 2’si İngiliz, 2’si Hollanda ve 1’i de Japonya kökenlidir. Bilinen ülkeler dışında ilk 20 içinde yer alan tek Rus çok uluslu şirketi “Gazprom”dur.
Çok uluslu işletmeler bankacılık, petrol, otomotiv, elektronik, perakende satış ve ilaç sanayi gibi belirli alanlarda faaliyetlerini yoğunlaştırmışlardır.
Slovakya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan’da otomotiv üretiminin % 90’dan fazlası; İrlanda ve İsveç’de ilaç sanayinin % 90’dan fazlası çok uluslu şirketlerin kontrolü altındadır. Gıda sektörünün % 40-50 si de uluslararası şirketlerin kontrolündedir.
1970’li yıllarda petrol şirketleri ön sıralarda iken sonraki yıllarda otomotiv ve elektronik öne geçmiştir. 2000’li yıllardan sonra Rus Gazprom şirketi gibi doğal gaz alanında faaliyet gösteren şirketlerin öne çıkması da bu sebeple gerçekleşmiştir.

KÜRESELLEŞME VE SOSYAL POLİTİKA

Küreselleşmenin Sosyal Boyutu

1990’lı yıllardan itibaren daha sık ve kısa aralıklarla yaşanmaya başlanan iktisadi krizler, küreselleşmenin sosyal boyutunun öne çıkmasına ve sürecin sosyal devlete ve sosyal politika uygulamalarına yönelik etkilerinin daha fazla mercek altına alınmasına neden olmuştur.
!!!! Küreselleşmenin sosyal boyutu, diğer boyutlarından daha tartışmalı bir alanı oluşturmaktadır.
Küresel ekonomik krizler, küreselleşmenin sosyal boyutunu ve olumsuz sosyal sonuçlarını daha belirgin ve görünür hâle getirmiştir. 2001 ve 2008 yıllarında yaşanan finans kaynaklı küresel krizler, küreselleşmenin gelir dağılımının bozulması ve işsizliğin artışı gibi sosyal sorunları küreselleştirdiğini ortaya koymuştur.
!!! 2008 son çeyreği ile 2009’un ilk yarısında yaşanan finansal kriz borsalarda % 43-59 daralma yaratırken etkileri yalnızca finansal piyasalarla sınırlı kalmamış birkaç ülke dışında bütün dünyada üretim daralmış ve büyüme hızı negatif olarak gerçekleşmiştir.
!!! 1929 krizinden sonra yaşanan en büyük daralma olarak yaşanan kriz, istihdamı da olumsuz etkilemiş işsizlik artmıştır.
Küreselleşmenin sosyal boyutu ile ilgili en önemli eleştiriyi eşitsizlikleri artırdığı iddiası oluşturmaktadır. Küreselleşmenin en belirgin etkilerini gösterdiği 1980-2000 arasındaki 20 yıllık dönemde küreselleşme sürecinin olumsuz sosyal sonuçlar doğurduğu BM tarafından hazırlanan İnsani Gelişme Raporları ile doğrulanmıştır.
Özellikle 1990’lı yıllardan sonra BM bu raporlara göre;
• Yoksulluk hem ülkeler arasında hem de aynı ülkede kişiler arasında artmakta,
• Bireyler, kurumlar ve ülkeler arasındaki gelir farklılaşması derinleşmektedir.
Eşitsizliklerin artışı başta olmak üzere küreselleşmenin sosyal boyutuna yönelik eleştiriler küreselleşmenin yarattığı ileri sürülen pozitif getirilerden (nimetlerden-fırsatlardan) faydalanma konusunda bütün ülkelerin ve insanların aynı şansa sahip olmadığı görüşünden kaynaklanmaktadır.
Küreselleşmenin karanlık yüzü olarak da adlandırılan bu yönüne göre küreselleşme ulus devletlerin kendi içinde ve aralarındaki eşitsizlikleri artırmakta, ekonomik küreselleşme sürecinin yarattığı kazançların ve kayıpların bölgesel bloklar, devletler, toplumlar ve insanlar arasındaki paylaşımı adil olarak gerçekleşmemektedir.
Küreselleşmenin sosyal boyutunun olumsuz sonuçlar doğurduğu yalnızca küreselleşme karşıtlarının dile getirdiği “ideolojik yaklaşım farklılığına dayalı” eleştirilerle sınırlı kalmamıştır.
Küreselleşme sürecinin yarattığı sosyal sorunların çözülmesi küreselleşmenin “sürdürülebilirliğinin” gerekçesi hâline gelmiştir.1990’lı yıllar küreselleşmenin en büyük savunucuları ve kural koyucuları konumundaki Dünya Bankası ve IMF, BM önderliğindeki sosyal zirvelerin destekçisi olmuştur. Bu bakımdan dönüm noktası BM tarafından 1995 yılında Kopenhag’da düzenlenen “Dünya Sosyal Gelişme Zirvesi”dir.
Küreselleşmenin sosyal hayata ve sosyal politika uygulamalarına yönelik olumsuz etkilerinin kaynağı doğrudan ve dolaylı etkiler olmak üzere iki başlıkta toplanabilir.
• Küreselleşmenin ulus devleti ve buna bağlı olarak da sosyal (refah) devleti değiştirmesi ve dönüştürmesinden sosyal politikaya yönelik dolaylı etkilerinin kaynağını oluştururken
• Dünya Bankası, IMF ve OECD gibi kuruluşların belirlediği mal, hizmet ve sermaye hareketlerine yönelik “uluslararası yeni düzen ve bu düzenin işleyiş kuralları” ile çok uluslu şirketlerin yatırım yaptıkları ülkelerdeki işyerlerinde izledikleri istihdam, ücret ve örgütlenme politikaları doğrudan etkilerini oluşturmaktadır.
ÖNEMLİ: Dünya Bankası, IMF ve OECD gibi uluslararası ekonomik kuruluşların uluslararası mal, hizmet ve sermaye hareketlerini düzenlemek için belirlediği kurallar sosyal politika uygulamalarını doğrudan etkilemektedir.
Küreselleşmenin yol açtığı sosyal politika problemleri;
• İnsanlar, ülkeler ve bölgeler arasında ve içindeki eşitsizlikleri artırması,
• Yoksulluğun artışı ve derinleşmesi,
• Sosyal korumanın zayıflaması ve
• Artan güvencesizlik ile istihdam piyasalarında yarattığı belirsizlik olarak özetlenmektedir.
Küreselleşme bu genel etki alanları yanında genel olarak endüstri ilişkileri sisteminin aktörleri (sendikalar) ve işleyişi üzerinde de (toplu pazarlık süreci) etkilerde bulunmaktadır.Küreselleşme, Ulus Devlet ve Sosyal Devletin Değişimi
Küreselleşme süreci, paradoksal olarak ulus devletin kendine ait yetki alanlarını daraltması, kendini zayıflatacak düzenlemeleri hayata geçirmesi ile gerçekleşmektedir.
Küreselleşme mal ve hizmet ticareti ile sermayenin uluslararasılaşması olarak kabul edilirse, ulus devletin öncelikle ulusal sınırları kaldırarak veya geçirgenliğini artırarak bu serbestliğe izin vermesi gerekecektir.
Bu da ulus devletin bu alandaki hakim otorite olma rolünden vazgeçmesi, yasaklamaları ve sınırlamaları kaldırması ile söz konusu olabilecektir.
• Mal ve hizmet ticaretini engelleyen veya sınırlandıran düzenlemelerin terkedilmesi, • Ulusal üretici ile yabancı üretici arasında rekabet avantajı veya dezavantajı yaratan gümrük politikalarından vazgeçilmesi,
• Gümrük vergisi ve tarifelerinin yeniden düzenlenerek serbestleşmesi ilk değişiklik alanlarını oluşturmaktadır.
Ulus devletin terk ettiği alanlarda Dünya Bankası, IMF ve OECD gibi uluslararası kuruluşların ve AB gibi bölgesel kuruluşların belirlediği “evrensel” kurallarla yer değiştirecektir.
!!! Ulus devletin bazı yetkilerinden vazgeçmesi küreselleşmenin gerçekleşmesi için yeterli olmamakta, ilaveten bizzatulus devlet küreselleşme sürecini hızlandıracak tedbirleri alarak aktif rol üstlenmesi gerekmektedir.
Ulus devletin küreselleşme sürecini hızlandıran bir başka rol ve politika değişikliği de yabancı sermaye yatırımlarını teşvik etmek için alacağı tedbirlerle ilgilidir.
Küreselleşme ulus devletle birlikte ulus devlet uygulaması olan sosyal devleti de değiştirmiş, dönüştürmüştür.
“sosyal devlet; (sosyal refah devleti, refah devleti) iktisadi ve sosyal hayatın işleyişini piyasa kurallarına bırakmayarak, genel toplum menfaatini ve özellikle iktisaden güçsüz durumda olan geniş toplum kesimlerini korumak ve temel sosyal hakları kullanmalarına imkan veren bir iktisadi ve sosyal düzen oluşturmak üzere sosyal politikalar uygulayan devlet” olarak tarif edilebilir.
Gelişmiş ülkelerde kullanılan refah devleti terimi ile gelişmekte olan ülkelerde kullanılan sosyal devlet veya sosyal refah devleti terimleri ile kastedilen büyük ölçüde aynı şeydir.
Sosyal politikanın altın çağı olarak bilinen 1945-1975 arasındaki 30 yıllık dönemde sosyal devlet yaklaşımı ile ortayaçıkan tablo ana hatları ile aşağıdadır:
• Devletin ekonomik büyümeye yönelik politikalar› tam istihdam hedefi ile birlikte yürütülmüştür.
• Devlet, özellikle kamu iktisadi kuruluşlarında yüksek ücret politikası izlemiş ve çalışanlara geniş sosyal haklar vermiştir.
• Sendikacılığın teşviki ve örgütlenmenin yaygınlaşması, toplu pazarlık mekanizması aracılığıyla birçok sektörde çalışanlar lehine gelir dağılımını iyileştiren ücret ve sosyal haklar getirmiştir.
• Devlet, başta ILO olmak üzere uluslararası sözleşmelerle sağlanan temel haklara yönelik kurumsal yapılar oluşturmuş (iş ve işçi bulma kurumları, sosyal sigorta kurumları gibi) ve koruyucu bir sosyal hukuk (iş ve sosyal güvenlik kanunları gibi) oluşturmuştur.
• Devlet, temel sosyal hakların geniş toplum kesimlerine yaygınlaştırılması için doğrudan ve dolaylı gelir transferlerini artırmış, sosyal harcamaları millî gelirin % 30’ları seviyesine yükselmiştir (Özdemir, 2004: 161-163).
• Gelecek nesiller için yarın endişesi duyulmayacak, sağlık başta olmak üzere emeklilik dönemlerini kapsayan yaygın ve kapsamlı bir sosyal koruma sistemi oluşturulmuştur.
• Yalnızca gelişmiş ülkeler değil, gelişmekte olan ülkeler de ILO sözleşmeleri ile belirlenen çalışma hayatına yönelik kurumlar ve mevzuatı kendi sosyal hayatlarının düzenlenmesi konusunda referans olarak almışlardır.
Sosyal devlet (sosyal refah devleti) İkinci Dünya Savaşı sonrası 1945-1975 yılları darasındaki 30 yıllık dönemde, ulus devletlerin uyguladığı kapsamlı sosyal politika uygulamalarının sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
Küreselleşme sürecinin sosyal devlet anlayışına yönelik etkileri aşağıdaki alanlarda ortaya çıkmıştır.
• Küreselleşmenin hâkim ekonomi politikasını oluşturan liberalizm, ulus devletin sosyal devlet anlayışı ile izlediği sosyal politika alanlarını daraltmış, bir kısmından vazgeçilmesine bir kısmında da geriye gidişlere yol açmıştır.
• Özelleştirme uygulamaları başta olmak üzere kamu kesimini küçültmeye yönelik ekonomi politikaları, kamunun uyguladığı cömert ücret politikaları, güçlü sendikacılık, geniş sosyal haklar ve iş güvencesi uygulamalarından oluşan sosyal devlet uygulamalarını zayıflatmıştır.
• Kamunun sosyal harcamalarındaki artış durmuş, geldiği en yüksek olan % 30’lar seviyesinde sabitlenmiştir. Ancak, gelişmekte olan ülkeler bu seviyelere gelmeden sosyal harcamalarda kısıntılara başlamışlardır.
• Sanayi toplumu çalışma hayatını düzenlemek için oluşan sosyal hukukun çok katı olduğu, küreselleşme sürecini engellediği iddiası ile “esneklik” taleplerine cevap verecek şekilde yeniden düzenlenmiş, belirsizlik ve güvencesizlikdoğuran yeni bir çalışma hukuku oluşturulmaya başlanmıştır.
• Doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını çekmek ve çok uluslu şirketleri kalıcı kılmak için sosyal hukuk yeniden düzenlenmiş, birçok gelişmekte olan ülke için ücretler ve çalışma şartlarını düzenleyen kurallar yabancı sermayeyicazip kılma araçları olarak kullanılmıştır.
• Kamu sosyal güvenlik programlarının sağladığı koruma garantisinin kapsamı daraltılmış, seviyesi düşürülmüş, ilave garanti isteyenler için özel sosyal güvenlik sistemleri önerilmiştir.
• Çalışma hayatında pazarlık gücünü emek lehine değiştiren toplu ilişkiler ve sözleşmelerin yerini bireysel ilişkiler ve sözleşmeler almaya başlamıştır.
Küreselleşme ve Sosyal Politika Sorunları
Küreselleşme sürecinin hakim olduğu 1980 sonrası dönemde belirginleşen sosyal politika sorunları küreselleşme ile ilişkilendirilecektir.Özellikle küreselleşmenin hakim felsefesi “liberalleşme-serbestleşme”yi sağlamaya yönelik düzenlemeler dolayısıyla vazgeçilen sosyal politika uygulamaları için bu ilişki daha güçlü şekilde kurulacaktır.
Küreselleşme, Eşitsizliklerin Artışı ve Yoksulluk
Dünya zaman içinde coğrafi olarak Doğu-Batı ülkeleri ve Kuzey-Güney yarım küre ülkeleri gibi ayırımlarla sınıflandırılmış, bu ayırımda Batı ve Kuzey bölgeleri (bu bölgelerdeki ülkeler ve ülke halkları) gelişmiş, katma değerden çok pay alan, Doğu ve Güney bölgeleri ise geri kalmış, katma değerden az pay alan, yoksullar sınıfında yer almıştır.
!!! Bugün çok daha yaygın olan ayırım iktisadi büyüklükleri esas alarak yapılan gelişmiş-gelişmekte olan bölgeler veya ülkeler ayırımıdır.
NOT: Küreselleşme eşitsizlikleri ilk defa ortaya çıkaran değil, var olan eşitsizlikleri artırmakta, derinleştirmektedir.
Küreselleşmenin eşitsizlikleri artırdığına yönelik çok sayıda ve farklı kriterlerle oluşturulmuş veri vardır ve bunlardan bir kısmı Dünya Bankasına aittir.
Dünya Bankasına göre dünyanın en zengin ülkeleri en fakir ülkeleri arasında kişi başına düşen gelir bakımından var olan fark 1970’lerde 30 kat iken 1990’lı yıllarda 70 katın üzerine çıkmıştır.
BM’ye göre ise insanların en zengin % 20’si ile en yoksul % 20’si arasındaki fark 140 kata ulaşmıştır.
En zengin ülkeler ile en yoksul ülkeler arasındaki ekonomik eşitsizlik, 1913 ile 1973 yılları arasındaki 60 yıllık dönemde 33 kat artmışken küreselleşme olgusunun başladığı 1973-2005 arasındaki 32 yıllık dönemde önceki 150 yılda meydana gelen eşitsizliğe denk bir eşitsizlik artışı olmuştur.
2005 yılı itibarıyla eşitsizlik 94 kat artmıştır. Zengin ülkelerle yoksul ülkelerin fert başına millî gelir artışı bakımından bir karşılaştırma yapılırsa; 1960-2002 yılları arasında en yoksul 20 ülkede fert başına millî gelir yalnızca % 20.6 oranında bir artışla 212 dolardan 267 dolara yükselirken, aynı dönemde en zenginlerin geliri % 284 oranında bir artışla 11.417 dolardan 32.339 dolara yükselmiştir.
Bir başka veriye göre; 1990-2004 yılları arasında gelişmekte olan ülkelerdeki en düşük gelire sahip % 20’lik nüfuskesiminin toplam gelirden aldığı pay % 4,6’dan 3,9’a düşmüştür.
ÖNEMLİ: Küreselleşmenin yarattığı eşitsizlik her bölge ve ülke için aynı derecede olumsuz olmamıştır. Güney Doğu Asya ülkeleri bu süreçte küreselleşmenin nimetlerinden en çok yararlanan ve eşitsizliklerin azaldığı ülkeler olmuştur.Batı Asya ülkelerinde yoksulluk 1990-2005 döneminde 2 kat artmıştır. Benzer şekilde Eski Doğu Bloku ülkelerinden Bağımsız Devletler Topluluğuna üye ülkelerle Güney Doğu Avrupa ülkelerinde de yoksulluk bu dönemde keskin şekilde artmıştır.
Yoksulluğun önlenememesi küreselleşmenin diğer başarısız alanlarından birini oluşturmaktadır. Artan eşitsizlik ve gelir dağılımındaki bozulma yoksulluk sorununu derinleştirmiştir. Bir çok ülkede İnsani Gelişme Endeksi ile ilgili göstergeler olumsuz yönde gelişmeye başlamıştır.
Yoksulluk ve eşitsizlikle ilgili bazı temel göstergeler aşağıdadır (ILO, 2011: 20).
• 2005 yılı itibarıyla gelişmekte olan ülkelerde yaşayan toplam nüfusun ¼ üne tekabül eden yaklaşık olarak 1.4 milyar insan günlük 1.25 ABD dolarının altında bir açlık sınırında yaşamaktadır.
• 2000-2005 arasında dünya ekonomisindeki hızlı büyüme dünyadaki yoksulluğu 1990’yılındaki % 46 seviyesinden 2005 yılında % 27’ye düşürmesine rağmen son 2008 krizi ile birlikte 64 milyon kişi daha bu sınırın altına itilmiştir.
• Sahra Alt› Afrika ülkelerinde en düşük gelire sahip % 20’lik nüfus kesiminin toplam gelirden aldığı pay yalnızca % 3’dür.
• 925 milyon kişi kronik açlık tehlikesi altında yaşamaktadır.
• Dünyada 1.75 milyon insan çok yönlü bir yoksulluk tehlikesi altında olup temel sağlık hizmetleri, temel eğitim ve ekonomik fırsatlardan mahrum yaşamaktadır.
• 2,6 milyon kişi hijyenik bir ortamda yaşama, 884 milyon kişi de temiz su imkânlarından mahrumdur.
• 796 milyon kişi okuma-yazma bilmemektedir.
• Her yıl 5 yaşın altındaki 8.8 milyon çocuk koruyucu ve önleyici sağlık hizmetleri yetersizliğinden ölmektedir.
Küreselleşme, İşgücünün Yapısındaki Değişme, İstihdam, İşsizlik ve Enformel Sektör
Hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde hizmet sektörünün büyümesi şehirlerde kadın işgücünün daha yüksek oranlarda işgücüne katılmasını beraberinde getirirken esnek çalışma şekilleri ve atipik istihdam da artmıştır.
Atipik çalışma özellikle hizmet sektöründeki işlerin özelliği gereği kısa süreli ve esnek zamanlı çalışmak isteyen kadınların, öğrencilerin ve engellilerin tercih ettiği istihdam şekli olarak gelişmiştir.
Benzer şekilde evde çalışmaya veya uzaktan çalışmaya imkân veren teknoloji kullanımlı işler de (çağrı merkezleri gibi) atipik çalışma şekillerini yaygınlaştırmıştır.
Küreselleşme, Endüstri İlişkileri Sistemi ve Sendikalaşma
Küreselleşme sürecinin diğer faktörlerin yanı sıra, onlarla birlikte ve bazen de onlardan bağımsız olarak endüstri ilişkileri sistemini etkilediği bir gerçektir.
Bu etkileri ve sonuçlarını aşağıdaki başlıklar altında toplamak mümkündür:
• Başta iş hukuku olmak üzere çalışma hayatını düzenleyen sosyal hukukun küresel rekabet endişesiyle değiştirilmesi veya uluslararası sermayeyi- yatırımları ülkeye çekmek için değiştirilmesi endüstri ilişkileri sistemini doğrudan etkiler.
• Yüksek ücret, istihdam güvenceli ve sendikalı-toplu sözleşmeli kamu işyerlerinin özelleştirilmesi sendikalaşma oranlarını ve toplu sözleşme kapsamındakilerin sayısını düşürür.
• Kamu ve özel sektördeki taşeronlaşma uygulamaları doğrudan sendikalaşma ve toplu pazarlık sistemini olumsuz etkiler.
• Çok uluslu şirketlerin ulusal düzeyde örgütlenmiş sendikalara karşı toplu pazarlık masasına oturması toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde güç dengesini işverenler lehine değiştirir. Özellikle üretimi başka ülkelere kaydırma tehdidi veya diğer ülkelerdeki üretim birimleri ile grev tehdidini ortadan kaldırma sendikaları güçsüzleştirir.
• Esnek çalışma şekillerinin benimsenmesi ve a-tipik istihdam biçimlerinin yaygınlaşması önce sendikalaşmayı zayıflatır, sonra toplu iş sözleşmelerinin kapsamında olanları daraltır.
Küreselleşme ve Sosyal Güvenlik Sistemleri
Sanayi toplumu, Almanya’da Bismark tarafından 1881 yılında başlatılan sosyal sigorta sistemi ile önce çalışanlara, daha sonra bütün nüfusa kapsamlı bir sosyal güvenlik garantisi sağlamış, zaman içinde sosyal güvenlik sistemleri sosyal devletin en önemli sosyal politika pratiğini oluşturmuştur.
İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde gelişmiş ülkeler, bütün çalışanları bütün sosyal risklere karşı koruyan sosyal sigorta rejimleri kurmuşlar, sosyal sigortaların bıraktığı kapsam boşlukları da devletin sosyal refah harcamalar› ile kapatılmıştır.
1970’li yıllarda yaşanan krizle birlikte neoliberal politikaları benimseyen siyasi görüşün eş zamanlı olarak Almanya, İngiltere, ABD ve Fransa gibi gelişmiş ülkelerde iktidara gelmesi sosyal güvenlik harcamalarının mercek altına alınmasına yol açtı.
Nüfusun yaşlanması, sağlık harcamalarındaki artış, yüksek oranlı ve kronik hâle gelmiş işsizlik ile birlikte toplumsal yapıdaki değişmeler sanayi toplumu sosyal güvenlik sistemlerine yönelik değişim taleplerini güçlendirdi.
ILO ve Küresel Sosyal Politikalar
Küreselleşmenin olumsuz sosyal sonuçlarının belirginleşmeye başladığı 1990’lı yılların başından itibarenILO küreselleşmenin sosyal sorunlarını gündemine almıştır.
1995 yılında Kopenhag’da toplanan Dünya Sosyal Gelişme Zirvesi, bir yandan uluslararası camianın küreselleşmenin sosyal sorunlarına ilgisini artırırken diğer yandan ILO’da süreçle ilgili görev alanları ve sorumluluklarını belirlemiştir.
ILO’nun küreselleşme ile ilgili ilk ve en kapsamlı faaliyeti, Örgüt tarafından oluşturulan “Küreselleşmenin Sosyal Boyutu” komisyonunun hazırlamış olduğu 2004 tarihli “Herkes için Fırsatlar Yaratan Adil Bir Küreselleşme” raporu olmuştur.
Rapor, ILO’nun küreselleşme sürecine bakışını, tespitlerini, yaklaşımlarını ve politika önerilerini içermektedir.
ILO, küreselleşme sürecinin formel ve informal sektör arasındaki farkı büyütmesinin, informal ekonomi şartlarında yaşamak zorunda kalan geniş toplum kesimlerinin adil ve eşitlikçi bir küreselleşme sürecinin dışında bırakılarak dışlandığını, • Sürecin “kazananlar ile kaybedenler” ayrışmasını derinleştirdiğini, • Zengin ve fakir ülkeler arasındaki farkın açıldığını, global ekonomik düzenin işleyişinin ve kurallarının sosyal düzenin işleyişini ve kurallarını belirleyici etkiye sahip olduğunu ileri sürmektedir.
ILO, sosyal yönü güçlü, adil, kapsayıcı, demokratik olarak yönetilebilir, bütün ülkeler ve insanlara nimetlerinden adil şekilde faydalanmak için eşit fırsatlar sunan bir küreselleşme sürecinin gerçekleştirilebilmesi gerekli şartları şu başlıklarda toplamıştır:
• İnsan haklarına ve kültürel farklılıklara saygılı, insana yaraşır iş, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, cinsiyet eşitliğine dayalı bir sosyal hayat oluşturma önceliklerine önem veren insan merkezli bir küreselleşme anlayışının varlığı.
• Küresel ekonomi ile bütünleşirken halkının sosyal ve ekonomik fırsatlardan faydalanması imkânlarını geliştirecek demokratik ve etkin işleyen bir devletin varlığı.
• Ekonomik gelişme ile sosyal gelişmeyi bütünleştiren yerel, bölgesel ve küresel düzeyde çevrenin korunmasını sağlayan sürdürülebilir bir gelişmenin varlığı.
• Teşebbüs hürriyeti ve fırsat eşitliğine imkân veren etkin ve adil işleyen piyasaların varlığı.
• Ülkelerin gelişme seviyeleri, imkânlar› ve kapasitelerinin farklılığını dikkate alarak bütün ülkelere eşit fırsatlar sunan adil kuralların varlığı.
• Ülke içinde ve ülkeler arasındaki eşitsizlikleri azaltacak, karşılıklı yardımlaşma ve iş birliğine dayalı bir dayanışmacı küreselleşme anlayışının varlığı,
• Küreselleşme sürecinde yer alan aktörler arasında (uluslararası örgütler, hükümetler, parlamentolar, işçi ve işveren örgütleri, sivil toplum kuruluşları ve diğerleri) diyalog ve iş birliğini sağlayacak mekanizmaların varlığı.
ILO’nun 2008 yılındaki 97. toplantısında kabul ettiği; “Adil Bir Küreselleşme için Sosyal Adalet Bildirgesi-The ILO Declaration on Social Justice For a Fair Globalisation” Örgütün küreselleşmeye yönelik sosyal politika yaklaşımının temel esaslarını yansıtmaktadır.
ILO’nun küreselleşmenin sosyal boyutuna yönelik olarak yakın zamanda gerçekleştirdiği son faaliyeti “Adil ve Kapsayıcı Bir Küreselleşme İçin Asgari Sosyal Koruma -Social Protection Floor For a fair and Inclusive Globalisation” Raporu olmuştur.Rapor’un hazırlanmasında, Dünya Sağlık Örgütü (WHO), BM Kalkınma Örgütü (UNDP), BM Çocuklara Yardım Örgütünün (UNICEF), yanı sıra IMF ve G20’nin de desteği olmuştur.