Sponsorlu Bağlantılar


Açıköğretim Kültür Sosyolojisi Ders Notları / Ders Kitabı

KÜLTÜR SOSYOLOJİSİ
ÜNİTE 01


Kültürün temel var oluş nedenini ve bunun insan türüyle olan ilişkisini özetleyebilmek.


İnsan, diğer türlerden farklı olmak üzere ‘‘kendi varlığı üzerine düşünebilme’’ yetisine sahiptir. Aynı zamanda kendisini düşünmek, insanın kendi varlığını da sorgulaması demektir. Bu durumda, doğayı olduğu gibi kabul etmek yerine, kendi varlığını anlamlandırmak için doğayı dönüştürme arzusu, kültürü oluşturan temel etkenlerden biridir. Kendi hakkında düşünerek doğayı dönüştürmek, bir simge üretme etkinliğidir. insanın simge üretme nedenlerinin başında, kendi varlığının farkında olması gelmektedir. Bunun anlamı insanın, kendisini düşünen bir canlı olarak düşünebilmesidir. Diğer bir deyişle insan, kendisine bir yabancı ya da dış göz gibi bakabilen, varlığını bu şekilde fark edebilen bir canlıdır. Bu dönüştürme etkinliklerinde biriken bilgi ve ürünler, kuşaktan kuşağa aktarılır, öğretilir ve bu sayede bireyin yaşamını aşan bir birikime dönüşür. Sadece insan türü, bu birikim, aktarım ve dönüşümü gerçekleştirebildiği için kültür üretir. Kültürü oluşturan bilgi ve ürünler, soyutlamalar aracılığıyla (örneğin resim, müzik, dil, yazı) insanlık belleğine aktarılırlar.


Kültürü oluşturan bileşenlerin kökenini saptayabilmek ve kültürün bileşenlerini açıklayabilmek.

Kültürün temelinde, bir toplumun varlık ve evren konularındaki açıklama şemalarını oluşturan inançlar vardır. Bu inançlar, belli toplumsal alışkanlıkları, sorun çözme yordamlarını biçimleyerek değerleri oluştururlar. Toplum düzeninin sağlanması, değerlerin yaptırım gücü kazanmaları, yani norm haline gelmeleriyle olur. Doğayı dönüştürme etkinlikleri, insanın bu amaçla ürettiği bilgi ve gereçler yani teknolojiyle gerçekleşir. Bütün bu etkinlik ve ifadeler, sonuçta kendilerinin soyut temsilleri olan simgeleri oluştururlar. Kültür, aynı zamanda ortak bir dilin paylaşımını da getirir. Toplumsal ilişkinin devamını sağlayacak, tekrarlanmasıyla gelenek ve göreneklere dönüşecek olan değerler, ortak kurucu unsurlar olarak kabul edilir. Kuralın norm sayılabilmesi için, toplumsal düzeyde bir baskı unsuru olabilmesi, ona uyulmadığı takdirde de olumsuz bir karşılığı olmasıdır.


Çağdaş dünyada teknolojinin, kültür bileşenleri içindeki ayrıcalıklı konumunu analiz edebilmek.

Doğayı dönüştürme etkinlikleri, insanın bu amaçla ürettiği bilgi ve gereçlerle mümkün olursa da kültürün bileşenlerinden biri olan teknoloji, özerk bir anlam dünyası gibi algılanmaya ve yaşanmaya başlamıştır. Yani teknoloji, kendisini, toplumsalın yegane gerçek kaynağı olarak da yatmaktadır. Bu ideolojik özelliği, teknolojinin toplumsal yaşamdaki tasavvurunda üç yönlü bir algılama yaratır:


(1) Toplumsal ilişkinin neredeyse bütünüyle teknoloji sayesinde var olabileceği fikri.

(2) Teknolojinin bir değer içermediği, sadece işlevsel nedenlerle var olduğu, dolayısıyla kullanmanın doğal ve kaçınılmaz olduğu vurgusu.
(3) Teknolojinin, teknik nesneler ve onların tüketiminden ibaret olduğu varsayımı




KÜLTÜR SOSYOLOJİSİ
ÜNİTE 02

Kültür kavramının tarihsel gelişimini değerlendirebilmek.

On sekizinci yüzyıla kadar kültür terimi çoğunlukla tarımsal etkinliklere yönelik olarak ve yetiştirme, işleme, terbiye etme (ya da dinsel tapınma) anlamında kullanılmıştır. Bu döneme kadar kültürün, topluma dair kullanımı yaygın değildir. On yedinci yüzyıl sonunda toplumsal yaşamdaki değişimlerle birlikte kültür teriminin anlam ve içeriği değişmeye başlamıştır. Kültürün, on sekizinci yüzyılda, toplumsal değer ve davranış biçimlerini ifade eden toplumsal alana dair bir anlama bürünmesinde ise Aydınlanma düşüncesinin önemli bir rolü vardır. Bu dönemde kültür terimi “insan zihninin etkin olarak geliştirilmesi” anlamını kazanmıştır. Yine bu dönemde antropolojinin gelişmesiyle belirli bir halkın “bütün yaşam biçimi” anlamında yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Kültür olgusunun üç anlam katmanı olduğunu belirtebiliriz.

i-
Genel bir entelektüel, tinsel ve estetik gelişim süreci (uygarlık/medeniyet anlamında);
ii-Entelektüel ve sanatsal etkinlik pratikleri (yüksek kültür anlamında) ve
iii- Bir grubun yaşam biçimi olarak kültür

Evrimci ve tarihselci antropolojik yaklaşımlar tarafından kültürün nasıl ele alındığını açıklayabilmek.

Evrimciliğin ilk temsilcilerinden biri olan Edward B. Tylor’un yapmış olduğu kültür tanımı, “Bir dönemin ya da bir toplumsal grubun yaşam biçimi” olan kültürün antropolojik tanımının da temelini oluşturur ve yalnızca insanlığın kültüre sahip olduğuna işaret eder. Bu oldukça “geniş” tanım, kültürün günlük yaşamın “üstünde” değil, aksine herkesin günlük hayatının “içinde” olduğunu vurgular. Bu tanım kültürü, insan grupları tarafından üretilen her şeyi, gündelik toplumsal yaşamın tüm unsurlarını kapsayacak şekilde genişletir. Her bir kültürün nasıl geliştiğinin ayrı ayrı incelenmesi gerektiğini zira her kültürün kendine özgü ve ayrı bir tarihi olduğu görüşü ise tarihsel özgücü yaklaşımın temel tezidir. Bu nedenle kültürel göreceliliğin kurucularından biri olan Boas bu doğrultuda evrimci okula karşı en güçlü kuramsal tezi oluşturmuştur. Bu yaklaşıma göre her kültür kendi tarihinin ürünüyse, insan kültürlerini ‘ilkel’ olandan ‘uygar’ olana doğru tek çizgide bir evrim sürecinden geçtiğini onaylamak ve kültürleri ilkel, geri, üstün vb. sıfatlarla karşılaştırmak oldukça sorunludur.

Etnik merkezcilik ve kültürel görecilik olgularının kültürel çeşitlilik içinde nasıl bir ikilem oluşturduğunu analiz edebilmek.

Bizden farklı hayat tarzları, bizim kültürümüzden değişik başka kültürler vardır. Kültürlerin çeşitliliği bizi kendi kültürümüz içindeki çeşitlilikten de haberdar eder. Bireyin kendi kültürünü temel alarak başka kültürleri yargılaması olan etnik-merkezcilik genellikle kendi kültürünü yüceltmesi ve başka kültürleri küçümsemesi, ötekileştirmesi ya da aşağılaması olarak kendini gösterir. Böylece, o kültürün üyesi olan insanlara karşı bir nefretin ve düşmanlığın oluşmasına neden olur. Her kültürün kendi içinde önemli ve değerli olduğu düşüncesiyle antropolojik perspektifin önemli bir ilkesi olan kültürel göreciliktir. Kültürel farklılıkları kültürel görecilik prizmasından gördüğümüzde, başka kültürlere empati ve anlayışla yaklaşabiliriz. Kaldı ki, etnik-merkezciliğin bir kaç adım sonrasının ırkçılık olabileceği göz önüne alındığında, etnik-merkezciliğe kıyasla kültürel göreciliği savunmak önemlidir. Ancak bir kültür, örneğin, “kendi içindeki veya dışındaki insanların yaşam hakkını saygı göstermiyorsa, yine de ‘kendi içinde değerli’ olarak kabul edilmeli mi ve saygı duyulmalı?” sorusu beraberinde önemli bir ikilemi ve tartışmayı gündeme getirir.

Antropolojide işlevselci ve yapısalcı yaklaşımların kültüre nasıl yaklaştığını değerlendirebilmek.

Antropolojide işlevselciliğin en önemli temsilcisi olan Malinowski, kültürün temel işlevinin insanın temel ve türetilmiş gereksinimlerini karşılama hizmeti gördüğü için işlevsel olduğunu belirtir. Ona göre her bir biyolojik gereksinim, bir kültürel sisteme yol açmakta, gereksinimleri karşılayan kültürel uygulamalar ise yeni kültürel gereksinimleri türetmektedir. Yapısalcı-işlevselci antropolojin kurucusu Radcliffe-Brown da kurumların bir kültürün anlaşılmasında merkezi rol oynadıklarını kabul ediyordu. Ancak ona göre merkezi kültürel işlevler, bireysel ihtiyaçların karşılanması değil, toplumsal yapının sürdürülmesidir. Yapısalcılığa göreyse antropologların görevi, insanların dünyalarını nasıl kategorileştirdiklerini değil, insan aklının bu kategorileri üreten örüntülerini keşfetmektir. Kültürü kısaca insan zihninin simgesel ifadeleri olarak gören Lévi-Strauss’a göre bir kültürün özü, onun yapısıdır. Bu hem tikel kültürler hem de genel kültür kavramı için geçerlidir.

Çatışmacı ve uyarlanmacı yaklaşımlar tarafından kültürün nasıl değerlendirildiğini analiz edebilmek.

Yeni Evrimci yaklaşımın temsilcisi olan Leslie White, kültürü en önemli bileşeni teknoloji olan bütüncül, dinamik ve simgesel bir sistem olarak tanımlar. Ona göre, teknolojideki ilerlemeler kültürün geri kalan kısımlarını ileri doğru çekmektedir ve kültürel gelişme teknolojiyle iç içedir. White gibi, Julian Steward da kültürel evrim ile ilgili olmakla birlikte, ondan farklı olarak, kültürlerin çevreleriyle olan etkileşimini vurgulamış ve kültürel sistemlerin çevresel uyarlanma yoluyla evrimi üzerinde odaklanmıştır. Marksist antropoloji, toplumsal değişmeyi açıklamak için bir toplumun ayırt edici unsur ve çelişki dizileri üzerinde durur. Marksist antropologlar, üretim tarzı ve ilişkilerinin toplum ya da kültürlerin yapı ve gelişimlerini belirleyen birincil etken olarak görür. Onlara göre, birçok toplumda iktidarın ve kaynakların eşitsiz dağılımı bu dengesizliğin sürekli bir çatışma potansiyeli halinde devamını sağladığı gibi, diğer taraftan kültürel değişmenin temel dinamiği de olmaktadır. Kültürel maddecilik yaklaşımıysa fikir, değer ve dinsel inançları çevresel koşullara uyarlanma araçları olarak görür.




KÜLTÜR SOSYOLOJİSİ
ÜNİTE 03


Toplumsal öğeleri bir arada tutan, toplumsal düzen ve sürekliliği sağlayan bir unsur olarak kültür kavramını değerlendirebilmek.

Kültür kavramının temelde konu edinildiği kültürel antropoloji başta olmak üzere, diğer sosyal bilim alanlarından farklı olarak toplumbilimde kültür, bir toplumun bileşeni olarak, ele alınmaktadır. Toplumbilimsel bir olgu olarak kültür, sosyolojik düşünce tarihi boyunca bütünleştirici ve çatışmacı öğelerin kaynağı olarak araştırmaların hareket noktasını oluşturmuştur. Kültür, toplumsal öğelerin birbirleriyle olan ilişkilerinde, bir denge unsuru olarak, ortak değerler, görüşler, eğilimler çerçevesinde ortak bilinci ifade eden, düzen ve sürekliliği sağlayan bir kavram olarak bütünleştirici bir etkiye sahiptir. Bu konuda, özellikle yapısalcı ve işlevselci yaklaşımlar, kültürün, toplumsal uzlaşma ve toplumsal bütünlük sağlamada büyük önem taşıdığı görüşünü savunurlar. Bunun dışında göstergebilimsel yaklaşım, köklerini dilbilimden alarak, kültürün de dil gibi farklı öğelerin bir araya gelerek bütünsellik taşıyan büyük ve anlamlı bir yapı taşıdığına işaret eder. Kültürün dilde yaşadığı, geliştiği ve biriktiğini, dilin de kültürün hazinesi ve bilincini oluşturduğunu gösterir. Dramaturjik yaklaşımsa, toplumsal yaşam üzerindeki incelemelerini, toplumsal eylemi oyun metaforu üzerinden inceleyerek, toplumsal hayatı sahnelenen bir oyuna benzetip, oyunun gerçekleşmesinde bir arada tutucu motişer üzerine eğilir.

Kültür olgusunun, sınıfsal eşitsizlik ve farklı toplumsal gruplar yönünden, hangi açılardan bir çatışma öğesi olarak değerlendirilebileceğini saptayabilmek.

Marksizm başta olmak üzere, ideoloji ve hegemonya kavramları üzerine yoğunlaşan düşünce perspektişeri kültürü, eşitsizlik, sınıf çatışması, baskın sınıfın diğer sosyal sınıf ve tabakalar üzerinde tahakkümünü yeniden üreten bir unsur olarak ele alır. Buna ek olarak, Marksist ideoloji üzerine inşa edilen Frankfurt Okulu ve Birmingham Kültürel Çalışmalar Okulu da kitle iletişim araçları ve medyayla sarmalanan kültüre, kültürel metâların tüketime sunulmasıyla bu ayrım ve çatışmayı yeniden üreten bir endüstri olarak yaklaşır.

Toplumsal yaşamın dinamizmi içinde kültürün işlevi ve kullanımını açıklayabilmek.

Sınıf çatışması ve sosyal tabakalaşmayı güçlendi- ren yüksek kültür ve popüler kültür ayrımı, kültürü, bir dizi entelektüel ve sanatsal faaliyet ürünlerinin toplumsal kimlik üzerindeki yansımasından, sosyal gruplar arasındaki farklılıkları belirtirken anaakım kültürün dışında kalma ya da direnmeyle alt-kültürler ortaya çıkar. Belirli bir coğrafyaya özgün niteliklerin tamamının temsil edildiği yerel kültürlerse endüstri sonrası çağda, yavaş yavaş küresel kültürün potasında erimektedirler. Kültürün metâlaştırılması, pazara sunulan ürünler haline getirilmesiyse özgün kültürleri de çemberin içine alacak bir tüketim kültürünün oluşmasına yol açmıştır. Bu anlamda, toplumbilimsel bir olgu olarak kültür, anlamların yeniden üretildiği, toplumsal düzen ve süreklilikle beraber toplumsal çatışmanın da temel motifini oluşturan geniş içerikli bir kavram durumundadır.




KÜLTÜR SOSYOLOJİSİ
ÜNİTE 04


Egemen ideolojilerin kültür kavramını nasıl şekillendirdiğini açıklayabilmek.

İdeoloji, içinde sınıf mücadelesinin verildiği bir alandır. Kültür de bu alanda en etkin unsurlardan biridir. İdeoloji, kolektif kültürel davranışları da içeren bir tarzın temeli olarak, muhafazakârlık, liberalizm, sosyalizm, başta olmak üzere, ayrı politik bakış açılarını belirten, bu anlamda saşırtırıcı bir boyutu olan, siyasi bir öğretiyi meydana getiren, genel fikirler sistemini ifade etmektedir. Kültür ve ideoloji ilişkisinde Marksist bakış açısı, ekonomik yapı üzerinden yükselen, siyaset, kültür ve sosyalist strateji arasındaki bağlantıları kapsamaktadır. İktidar, yalnızca ekonomik alana dayanmamakta, kültürel unsurlar da önemli rol oynamaktadır. Sanayi toplumlarında kültür, egemen ideoloji olarak işlemektedir

İdeolojik temelli kültürel gerilimleri ayırt edebilmek.

Dünya siyasi tarihinde, ulus-devletlerin kurulma süreci, toplumun homojen bir bütünlük olduğu ön kabulüne dayanmaktadır. Saşırtırıcı ve indirgeyici bu üniter nitelikler, kültürel bütünleşmeyle ortak değerlerin yaratılıp paylaşılarak, korunmasını hedeflemektedir. Öte yandan, bu yapılanmanın indirgeyici boyutunun tehlikeli bir yanı, devlet sınırları içerisinde bulunan farklı kültürleri, onların özgün özelliklerini asimile etme durumudur. ideolojik tabanlı bu kültürel gerilimler, Samuel Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması” kuramıyla Immanuel Wallerstein’ın “Dünya Sistemleri” kurgusunda net olarak görülebilmektedir

Kültür kavramının ideolojik kullanımını post-modern bakış açısıyla değerlendirebilmek.

Postmodernizm, modernizmin yarattığı sanayileşme, ilerleme, ulus-devlet, kesinlik, birlik, evrensel ahlâk görüşlerini eleştirirken evrensel bütünlük yerine, her türlü çoğulculuk ve yerellikten yana duruşuyla kültür olgusunun ideolojik kullanımlarında çoğulcu ve değişkenliği önceleyen bakış açısının temsillerinden biri konumundadır

Küreselleşme sürecinin, kültür ve ideoloji kavramlarına yüklediği anlam ve kullanımlarını özetleyebilmek.


Küreselleşme süreci, fazla üretimi satacak yeni pazar arayışlarıyla metropol sanayilerine ucuz, sürekli emek ve hammadde akışını sağlamak, verimliliği, kâr marjlarını artırmak, nüfusu seferber etmek gibi temel motivasyonlarla başlamıştır. Bu süreçte, kültür kavramı, çoğunlukla tüm dünyada yaygınlaşan, benimsenen kavramların yayılmasında kullanılan iletişim ve medya teknolojileri bağlamında ele alınmaktadır. Bu kanallar aracılığıyla ideolojik küreselleşme gerçekleştirilmekte, zevk ve tercihlerinin giderek birbirine benzeştirilmesiyle kültür, aynılaştırıcı bir unsur olarak kullanılmaktadır

Küresel ve yerel ideolojilerin nasıl iç içe geçtiğini saptayabilmek.

Küreselleşmeyle birlikte ulus-devlet çağı gerilemiş, ulusal ekonomilerin, ulusal kimliklerin egemen olduğu dönemden küresel ve yerelin bir aradalığına dayalı yeni bir tür yapılanmaya doğru gidilmiştir. Bu küyerel oluşum içerisinde, kültürel bir kod olarak ideolojiye, çoğulcu bakış açısıyla yaklaşıldığında, metropoliten modernist kültürden, üçüncü dünya ülkeleri olarak adlandırılan gelişmekte olan ülkelerin ulusal kültürü, hatta tüm yerelliklere önem atfeden, halk kültürleri gözler önüne serilmekte ve iç içe geçmektedir. Bu süreçler çerçevesinde doğan kültür-aşırı ve küresel ideolojiler, çoğulcu ve değişkenliği önceleyen bakış açısını açıklamada yardımcı olmaktadır.

Kitle kültürü ve popüler kültür yaratmada ideolojilerin oynadığı rolü analiz edebilmek.

Küresel kitle kültürünün çoğulculuğunu ideolojik olarak sorgulatan yönü Batı-merkezli oluşundadır. Farklılıkları tanıyıp içine alan, özgül ve özgün olan hiç bir kültürel açılımı silip atmadan, kendi özgünlüğünü siyasal ve ekonomik seçkinlerin karar vericiliği, yani egemenliğiyle tanıtmaktadır. Kültürel tüketimle son bulması arzulanan bu ideolojide, özellikle reklâmlarda, iktidarın sunduğu hazlar pazarlanmaktadır. Küreselleşen, sermayeyle birlikte kültür ve iletişimdir. Kültürel alanda küreselleşmeyse küresel kitle kültüründe görünürlük kazanmaktadır. Hatta kültür, ideolojik olarak, yanlış-bilinç üretme ve propaganda unsuru olarak kullanılmaktadır.

Sonuç olarak, toplumsal ve tarihsel bağlamından çıkarılarak söz etmenin mümkün olmadığı kültür olgusu, toplumda hem farklı fikir sistemleri bağlamında şaşırtırıcı bir yapıya işaret edip, hem farklılık ve çeşitlilikleri kucaklayan ideolojik kullanımlara zemin oluşturmaktadır




KÜLTÜR SOSYOLOJİSİ
ÜNİTE 05


Gelenek kavramının sosyal bilimlerde ve gündelik yaşamdaki farklı kullanımlarını değerlendirebilmek.

Gelenek konusundaki temel sorun onu nasıl tanımlayacağımız noktasında yaşanıyor. Pek çok kavramda olduğu gibi kesin bir tanım arayışı güçlüklerden birini oluşturuyor.Tanımlama konusunda diğer bir sorunsa yukarıda da ifade edildiği üzere kavramın zamansal olarak geçmişe atıfta bulunularak kullanılmasıdır.Üçüncü olarak, gelenek kavramı her zaman açık bir biçimde olmasa da en temelde modern kavramıyla karşıtlık içinde düşünülmektedir. Oysa gelenek kavramının farklı kullanımları üzerinde düşünmek daha anlamlı bir çabayı içermektedir. Burada yararlı olacak bir yöntem, kavramın kullanımıyla anlamı arasındaki bağı görebilmemizdir.

Başka bir ifadeyle birçok kavramda fark edeceğimiz gibi aslında gelenek kavramının da anlamını esas olarak belirleyen onun farklı kullanımlarıdır. Dolayısıyla sosyal bilimler açısından kavramların geliştirilmesi çabası temel bir önem taşıyor. Sosyal bilimlerde, gelenek kavramı sık kullanılıyor olsa da, üzerinde sistemli bir inceleme yapılmamıştır.Gelenek ve gelenek kavramı üzerinde ayrıntılı ve titiz düşünme çabaları da benzer bir biçimde sınırlılık gösterir.Sosyal bilimlerde, doğrudan gelenek üzerine yapılmış çalışmaların sayısı azdır. Gelenek ve geleneksel kavramları belirli toplum tiplerine ve sosyal bilimlerdeki belli ayrımlara karşılık kullanılsalar da hiçbir zaman merkezî bir konumda yer almamışlardır. Günümüzde pek çok sosyal bilimci kendi analizlerinde bu kavrama yer vermemektedir. Gelenek kavramının toplumsal yaşamın dinamik ve değişen yapısını yansıtmadığı görüşündedirler. Günlük hayattaysa gelenek, çoğunlukla geçmişe ait uygulamalara ve değerlere işaret eden bir sözcük olarak kullanılmaktadır. Oysa gelenek ve gelenek kavramı ilk başta, geçmişi ve belli bir durağanlığı yansıtsa da esas olarak dinamik bir kavramdır, açık bir biçimde bugüne ve gelecekteki yaşayışımıza ilişkindir. Bu yönüyle de analitik bir kavram olmasının yanı sıra, “geleneksel sanatlarımız” ve “geleneksel kültürümüz” betimlemelerinde olduğu gibi aslında belli bir zamanı aşan bir niteliğe de sahiptir.

Gelenek ve modern kavramları arasındaki bağlantıları ayırt edebilmek.

Gelenek ya da geleneksel kavramları çoğu kez modern ve modernlikle karşıtlık içinde düşünülmektedir. Gündelik hayatta ve sosyal bilimlerde bunun pek çok örneğini görebiliriz. Gelenek ve modern karşıtlığında, birbirine zıt oldukları düşünülen iki şey, aslında iki toplum tipidir. En azından bugün baktığımızda hangi toplumların geleneksel, hangilerinin modern oldukları kolay yanıtlanabilecek bir soru değildir. Geleneksel ve modern karşıtlığı, sosyal bilimlerde başka karşıtlıkların kurulmasında oldukça işlevsel olmuştur. Aynı zamanda başka ayrımların oluşturulmasına kaynaklık etmiştir. Kendilerini büyük oranda bu karşıtlık yoluyla kuran modern sosyal bilimler bu nedenle belirli bir körlüğü de yaşamışlardır. Bununla birlikte son zamanlarda sosyal bilimlerde bu tür bir toplum anlayışını ve karşıtlığını aşma çabaları görülebilmektedir. Günümüzde geleneksel olarak adlandırılan tüm pratik, düzenleme, meslekler, bilgi alanları, değerler ve düşünme biçimleri aslında modern olarak düşünülen uygulamalarla iç içedir ve çeşitli biçimlerde birbirini güçlendirmektedirler

Geleneğin bir toplumsal mücadele alanı olması özelliğini açıklayabilmek.

Gelenek konusunda önemli bir soru “neyin gelenek olarak görülüp görülmeyeceğidir”. Burada unutmamamız gereken nokta geleneğin kendi başına bir varlık ya da “organizma” olmayıp, geleneğin yaratıcı, taşıcıyı ve aktarıcısının insanlar ve belli gruplar olduğudur. Bir davranış ya da düşünce belli sayıdaki kuşakları gerektirmeden de gelenek sayılabilir. Çeşitli toplumsal dinamik ve çatışmalar içinde farklı gruplar belli bir anda, belirli tarzları ve pratikleri gelenek olarak ileri sürebilirler. Buna karşın daha fazla kuşağın bildiği ve bir şekilde gelenek olduğu üzerine mutabakata vardığı ve benimsediği bir düşünce ve uygulama da gelenek sayılmayabilir. Ayrıca “gelenek” konusunda sürekli bir mutabakat varsayamayız. Bu nedenle de geleneğin ayrı grup ve kesimler arasında bir mücadele alanı olduğu daha açıklayıcı olabilir. Toplumsal gruplar arasında gelenek yaratmadaki mücadele ve rekabet görülebilir. Geleneklerin tarihsel oluşları, tam da onların belli bir zamanda, belirli toplumsal ilişkiler içinde oluşturulmaları nedeniyledir.

Geleneğin meşrulaştırıcı niteliğini tartışabilmek.

Gelenek; açık ya da örtük bir biçimde, toplumdaki belirli gruplar ve kişilerin düşünce ve pratiklerini meşrulaştırıcı bir rol oynar. Geleneğin hem değer yargısıyla yüklü yaptırımcı yönü, hem de geçmişle kurduğu ilişki, onu alan kuşağın davranışları “meşrulaştırıcı” kılmaktadır. Oysa çeşitli toplumsal grupların ve kişilerin geleneğe karşı gelme ve çıkma durumu da en az gelenekler kadar vardır ve devamlılık gösterir. Bu noktada önemli olan belli toplumların gelenekler repertuarında nelerin seçilip neyin seçilmediğidir. Kısaca,gelenek(ler) her zaman bir “ayıklanmaya” tâbi tutulmaktadır. Geleneklerin bazıları seçilip ön plana alınırken kimileride ikincilleştirilir.Hangi toplumsal, tarihsel, ekonomik ve politik faktörlerin, çevresel koşul ve ilişkilerin bu tercihlerde etkili olduğunun araştırılması önemlidir.

Gelenek, âdet ve örflerin farklarını analiz edebilmek.

Gelenek, âdet ve örf arasındaki sınırlar çok belirgin değildir. Yine de, gelenek, yaptırımcı ve kural koyucu bir niteliğe sahipken âdet daha az müdahale edici niteliktedir. Âdetler daha az değer yüklüdürler, zorunlu değildirler, sadece tavsiye edilirler. Bu nedenle, gelenekler kadar etkili bir benimseme ve aktarım süreci geçirmezler. Toplumsal birer norm olan örflerse bir toplumdaki “ahlâk ve terbiye standartlarını belirleyen temel kuralları” oluşturur. Gündelik konuşmalarımızda gelenek bugüne ve “modern dile” daha yakınken, örf ve âdet daha uzak görülmektedir.

Küreselleşme ile gelenek ilişkisini kavrayabilmek.

Küreselleşmenin, küresel ölçekteki bir kültürel sistem olarak görülmesi, temelde yerelliğe ve farklılığa dayanan gelenekler ve kültür üzerinde daha fazla durmayı gerektirir. Küreselleşmenin dünyanın tek bir yer olarak algılanması gibi yeni bir kavrayışı taşıdığı görüşü, gelenek ve kültür kuramlarının dayandığı, aslında dünyanın pek çok yerden oluştuğu gibi temel bir öncülü de sarsmaktadır. Küreselleşme konusunda bugün sosyal bilimler açısından ihtiyaç olan, küreselleşmeye ilişkin retoriği dışarıda bırakmayan, yerelleşme ve küreselleşmeyi baştan verili, çelişkili süreçler olarak görmeyen, gelenek ve kültürel alandaki tartışmaları merkeze alan bir bakış açısının geliştirilmesidir.



KÜLTÜR SOSYOLOJİSİ
ÜNİTE 06


Bilginin değişen anlamını açıklayabilmek ve yeni bilgi tanımının tinsel-tarihsel-kültürel temelli olduğunu saptayabilmek

On dokuzuncu yüzyıla kadar bilgi, genel olarak özneyle nesne arasındaki ilişki olarak tanımlanmaktaydı. Bilginin bu ifadedeki tanımında olan sorun, bilginin öznesinin salt akıl varlığı olarak ele alınmasıyla ilgiliydi. Yani özne herşeyden soyutlanmış olarak bilgiyi oluşturuyordu. Oysa G.Vico ile başlayan süreç, bilginin hiç de soyutlanmış bir bilincin ürünü olmadığını gösteriyordu. Bilgi artık doğmuş olduğu tarihin, toplumun ve kültürün ürünü olarak karşımıza çıkmakta, çeşitlenmekte ve kendisine yer bulmaktadır. Bu anlamda bilgi artık ne ilkçağda olduğu gibi mutlak, evrensel, ideal, ne ortaçağda olduğu gibi dinsel ne de yeniçağda olduğu gibi doğa bilimcidir. Toplumun, kültürün bir katmanı olarak karşımıza çıkar.

Kültürü öncelikle ontolojik bir tabakalar öğretisi olarak tanımlayabilmek, ayrıca kültürü, bir toplumsal gerçeklik olarak kabul ederek, bu toplumsal gerçeğin katmanlarını açıklayabilmek.

Eğer bilgi kültürün bir katmanı olarak karşımıza çıkıyorsa, bu kültürel katmanlar ele alınmalıdır. Kültür de öncelikle N.Hartmann’da varlıksal olarak katmanlara ayrılmış, daha sonra G.Gurvitch’e göre toplumsal gerçekliğin içerisinde bir katman olarak düşünülmüş ve diğer katmanları içermiştir. Varlıksal olarak kültür cansız nesnelerden oluşan anorganik katman, canlı varlıklardan oluşan organik katman, ruhlu varlıklardan oluşan ruhsal katman ve bilinçli varlıklardan oluşan tinsel katmanlardan oluşur. Toplumsal gerçeklik olaraksa kültür, toplumsal örgütler katmanında yer alır ve bunun altındaki katmanları içerir. Bilgi de en iç katman olan toplumsal zihinsel haller katmanının ürünüdür.

Bilgi sistemlerini, bilgi türleri ve çeşitleri açısından açıklayabilmek.

Kültür ve toplumsal gerçeğin ürünü bilgi, ayrı ayrı türlere, çeşitlere bölünebilir ve sonra da derecelendirilebilir. Buna göre algısal bilgi, grup, biz, başkası bilgisi, sağduyu bilgisi, gündelik bilgi, teknik bilgi, politik bilgi, bilimsel bilgi, felsefi bilgi,sanatsal bilgi, dinsel bilgi olarak on ayrı türe ayrılır. Ayrıca bu bilgi türleri, mistik-rasyonel, ampirik-kavramsal, pozitif-spekülatif, simgesel-gerçek, bireysel-kolektif olmak üzere ikili beş çeşide ayrılır.

Bilgi türleri ve çeşitlerini derecelendirebilmek.

Bilgi türleri ve çeşitlerini inceledikten sonra, onları kendi aralarında derecelendirebiliriz. Bu derecelendirmeyi, oluşum süreçlerine göre kronolojik olarak yapabiliriz. Bu en ilksel bilgiden en sonra oluşan ve daha kesin, mükemmel olan bilgiye giden bir derecelendirmedir. Buna göre, dış dünyanın algısal bilgisi, birinci dereceden bir bilgiyken, sağduyu bilgisi ikinci, gündelik bilgi üçüncü, bilimsel-sanatsal-felsefi bilgiyse neden sonuç bağlantılarını verdiği ve daha kesin olduğu için, en üst derecede bilgi türleridir.

Bilgi sistemleriyle onların toplumsal sıralanışını açıklayabilmek.

Her ne kadar bilgi türlerini kronolojik olarak kendi aralarında derecelendirebilsek de onların dereceleri toplumdan topluma değişebilir. Yani farklı toplum tiplerinde farkı bilgi türleri egemen olabilirler ya da değersiz sayılabilirler. Örneğin; teolojik toplumlarda olduğu gibi kapitalist toplumlarda da gündelik bilgi, önemli yer işgal etmez. Bilimsel bilgi de teolojik toplumda bilgi hiyerarşisinin en altında yer alırken kapitalist toplumda teknik bilgiden sonra ikinci derecede önemlidir.

Açıköğretim Ders kitaplarını aşağıdan pdf olarak görüntüleyebilir ve bilgisayarınıza kaydedebilirsiniz. Ders Kitabını Görebilmek İçin bilgisayarınızda Adobe Acrobat Reader veya muadili bir programın yüklü olması gerekmektedir. PDF'i hala göremiyorsanız Güvenli ve Hızlı İnternet için Google Crome internet tarayıcısını bilgisayarınıza kurmanızı tavsiye ederim. ( Programlar Bilgisayarınızda Bulunmuyorsa İsimlerinin Üzerine Tıklayarak Bilgisayarınıza İndirip Kurabilirsiniz. )



Sınavlarda Hepinize Başarılar Diliyoruz..