Sponsorlu Bağlantılar


Açıköğretim Uluslararası Örgütler Ders Notları 1-2-3-4 Üniteler


ULUSLARARASI ÖRGÜTLER

1.ÜNİTE
ULUSLARARASI ÖRGÜTLERİN TARİHSEL GELİŞİMİ

*1648 yılında Avrupa’da 30 Yıl Savaşlarını sona erdiren Westphalia Antlaşması bir yönüyle dünyanın en kanlı savaşlarından birini bitirirken, diğer yandan uluslararası sistemi kökünden değiştiren bir egemenlik anlayışını da dünya sisteminde hakim kılmıştır.

*Evrensel imparatorluklara karşı ülkesel “ulus-devletin” zaferini simgeleyen bu barış antlaşması, uluslararası alanda devletlerin egemenliğini ve eşitliğini ilkesel bir temel kural hâline getirmiştir.

*Egemen eşitlik ilkesi etrafında yeniden oluşan yeni düzene Fransız îhtilali’ nin yükselttiği milliyetçilik hareketi de yeni bir ruh vermiş ve dünya sistemine “uluslar sistemi” ya da “uluslararası sistem” denmeye başlanmıştır.

*1618-1648 yılları arasında Protestan-Katolik karşıtlığı esasında yaşanan 30 Yıl Savaşları sonrasında Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu’na bağlı prenslikler bağımsız siyasi birimler hâline gelmiştir

*Bir başka deyişle uluslararası örgütlerin ortaya çıkışında Westphalia Antlaşması ve onun getirdiği egemenlik ve eşitlik anlayışı belirleyici olmuştur.

* Bu nedenle ülkesel, egemen ve eşit ulus devletlerden oluşan yeni uluslararası sisteme Westphalian sistem denmiştir

*Ülkesel devlet ya da bir başka şekilde söylenişiyle teritoryal devlet; evrensel imparatorluklara karşı sınırlı bir toprak (ülke ya da vatan) üzerinde kurulmuş ve kendi siyasi varlığını bu ülkeden alan bir devlettir.

*Çok uluslu imparatorluklar için ülkesel bir sınırlılık söz konusu değilken, ülkesel devlet için ülkesi siyasi kimliğinin bir parçasıdır. Ülkesel devlet toprak açısından genişlese bile bu genişleme ülkesel devletin çekirdeğinde yer alan vatan ya da ülkeyi değiştirmez. Genelde ülkesel devlet sömürgeler el-de ederek genişler. Ülkesel devletin çok uluslu evrensel bir egemenlik iddiasındaki imparatorluklara karşı zaferi dünya siyasi ve ekonomik sistemini esaslı biçimde değiştirmiştir.

*Fransız İhtilali ile birlikte ve özellikle devamında Napolyon Savaşlarıyla milliyetçilik akımı Doğu Avrupa’ya doğru yayılmaya başlayınca ülkesel devlet milli bir nitelik de kazanmış ve ülkesel ulus-devlet modeli Avrupa’da egemen bir siyasi model ve siyasal toplum olarak karşımıza çıkmıştır. Ülkesel ulus-devlet, millet ve vatan olguları esasın-da toprak ve insan açısından sınırlılık taşımaktadır. Belirli bir toprak ve belirli bir grup insan sadece bu yeni siyasi modelin kurucu unsurudur.

*19. yüzyılda Napolyon Savaşları sonrasında 1815 Viyana Kongresi ile ortaya çıkan “Avrupa Uyumu” düzeni içinde artan işbirliği ortamı uluslararası örgütlerin kurulması için uygun bir iklim yaratmıştır.

*1815 yılında Ren Nehri’nde Seyrüsefer için kurulan “Merkezi Komisyon” bu anlamda hem ilk kurulan uluslararası örgüttür hem de çağdaş uluslararası örgütlerin öncülü niteliği taşımıştır. Bu örgüt bugüne kadar da varlığını korumuştur.

*1821 yılında Elbe Nehri, 1856 yılında da Tuna Nehri için de benzer örgütler kurulmuştur. 1818 yılında Alman Devletleri aralarında Zollverein adı verilen bir gümrük birliği oluşturmuştur.

*Söz konusu gümrük birliği teknik bir işbirliği anlaşması olarak ortaya çıkmış ve 1835 yılında ortaya çıkacak olan Alman Siyasi Birliği’nin de temelini atmıştır. 19. yüzyılın ikinci yarısı iletişim, ulaşım ve ticaretle ilgili konularda pek çok teknik örgütün kurulduğu bir dönemdir. Bu örgütler esas olarak ticaretin gelişimiyle ortaya çıkan ihtiyaçları gidermek üzere devletlerin aralarında yaptıkları düzenlemeler şeklinde ortaya çıkmıştır.

*Buna karşılık Birinci Dünya Savaşı’ nın ortaya çıkması önlenememiştir. Ulus- devletlerin rekabeti, güç peşinde koşma stratejisi ve askerî bir tırmanma içinde ortaya çıkan siyasi gerginlikler Avrupa’yı 1914 yılında bir büyük savaşa sürüklemiş-tir. Dolayısıyla uluslararası örgütlerin barışın korunması konusunda yetersizliği or-taya çıkmıştır. Bu açıdan Birinci Dünya Savaşı sonrasında savaşı bitiren 1919 Paris Barış Konferansı sonrasında 1920 yılında kurulan Milletler Cemiyeti çok önemli bir girişimdir.
Bu girişimin arkasında dönemin ABD Başkanı Woodrow Wilson’ın liberal görüşleri ve daha sonra idealizm olarak adlandırılacak bir uluslararası politika yaklaşımı vardır.

*Wilson, uluslararası hukukun ve uluslararası kurumların hâkimiyeti altında, evrensel ilkelerin uluslararası sisteme yön vermeye başlaması durumunda barışın kalıcı olabileceğini savunmuştur. Wilson’un fikirleri etrafında ve çabasıyla kurulan bu örgüte ABD iç siyasetinden kaynaklanan nedenlerle ABD üye olmamış ve başlangıcından itibaren bu durum örgütü sorunlu bir durum içine sok-muştur. Her ne kadar bu evren-sel uluslararası örgüt başarılı olamamış ve iki savaş arası dönemin temel sorunlarına hukuk ve diplomasi yoluyla çözümler üretememişse de bir büyük siyasi uluslararası örgüt modelini yaratmıştır. Sınırlı ve teknik nitelikli uluslararası örgütleri aşan hatta çatısı altında toplayan bu model, İkinci Dünya Savaşı sonrası Birleşmiş Milletler olarak yaşama geçirilecek ve bu şekilde uluslararası örgütler alanında yeni bir dönem başlayacaktır.

*1818 yılında kurulan Zollverein, diğer adıyla Alman Gümrük Birliği ile Alman eyaletleri bir araya gelerek daha geniş bir pazara üretim yapma olanağına kavuşmuşlardır.

*Wilson ilkeleri; ABD Başkanı Woodrow Wilson 1918 yılında ABD Kongresi’nde yaptığı konuşmada vurguladığı on dört maddelik ilkeler ile Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulmasını istediği dünya düzenine ilişkin görüşlerini ortaya koymuştur.

* Milletler Cemiyeti (Cemiyet-i Akvam) (League of Nations: LON) Birinci Dünya Savaşı’nın ardından İsviçre’de 10 Ocak 1920 tarihinde kurulmuştur. Ülkeler arasında yaşanabilecek sorunları barışçıl yollarla çözmeyi amaçlayan bu örgüt günümüzdeki Birleşmiş Milletler’ in de temelini oluşturmaktadır. Yaklaşık 20 yıl faaliyet gösteren örgüt İkinci Dünya Savaşı’ nın çıkmasını engelleyememesi üzerine 18 Nisan 1946 tarihinde dağılmıştır.

ULUSLARARASI POLİTİKADA ULUSLARARASI ÖRGÜTLER

*Caporaso ve Pelowski, öncekine göre daha kapsayıcı (coğrafi veya işlevsel olarak) yeni yapıların ve işlevlerin uluslararası ilişkilerde ortaya çıkmakta olduğunu ve bunun uluslararası politikanın doğasını değiştirdiğini belirtmektedir.

* Gilpin ise bu değişimi büyük devletlere bağlamakta, başat aktörler olarak büyük devletlerin çıkarları ve bu aktörler arasındaki güç dengesinin ekonomik, teknolojik ve diğer gelişmeler sonucunda değişmekte olduğunu, uluslararası sistemin ve politikanın değişimini de bunun belirlediğini ileri sürmektedir.

* Uluslararası örgütler, gündemi belirleyebildikleri ve koalisyon oluşturma sürecinde katalizör rolü gördükleri gibi zayıf ve küçük devletlerin siyasal inisiyatif kullanma ve bağlantı stratejisi uygulama zemini olarak da rol oynamaktadırlar.

* Uluslararası ilişkiler disiplini içinde Liberalizm ve Realizm iki temel ve karşıt yaklaşımdır.

Bu iki temel uluslararası ilişkiler yaklaşımı aynı zamanda uluslararası politika alanında gelişen farklı teorileri de belirlemiştir.

Buna karşılık liberalizmin uluslararası ilişkiler alanı içinde karşıt yaklaşımı olan realizm ise devlet merkezli ve çıkar, savaş ve güç esaslı bir anlayışı benimsemiştir. Liberalizmin uluslararası bütünleşme ve dolayısıyla örgütler alanında artan etkisi öte yandan realizmi uluslararası örgütler alanının tamamen dışına itememiştir.

Realizm özellikle güvenlik alanında önemini ve etkisini korumuştur. Bir başka deyiş-le uluslararası örgütlerin tümünün liberalizmin etkisi altında ortaya çıktığını iddia etmek doğru olmayacaktır. Özellikle kolektif güvenlik örgütlerinin realizmin temel varsayımlarını doğrulayan ve liberalizmin öngördüğü anlayıştan farklı bir doğaya sahip olduğunu ifade etmek gerekir.

* İş birliğinden daha çok var olmak, güvenlik için-de gelişmek hedeflerini sağlamaya yönelmiş olan egemen devletler, uluslararası sistemde algıladıkları tehditleri dengelemek ve kendilerini güvenlik altına almak için güvenlik örgütleri oluşturmaya yönelmişlerdir.

*Bunlardan özellikle kolektif güvenlik örgütleri, bir tehdide karşı ve devletlerin varlığını ya da çıkarlarını koru-mak üzere oluşturdukları örgütlerdir.

Realizm uluslararası sistemin anarşik ve kaotik bir yapıda olduğunu ileri sürmektedir. Realistler, sadece çıkar dürtüsü ile hareket ettiği varsayılan devletlerin askerî güç kullanma eğiliminde olduğunu tespit etmişlerdir. Bu açıdan askerî güç kullanımını engelleyecek olan ise bir başka devletin ya da devlet grubunun dengeleyici/caydırıcı bir askerî gücü ortaya koymasıdır. Realizm güç dengesi olgusunu, uluslararası sistemde askerî güç kullanılmasını ortadan kaldırabilecek tek mekanizma olarak açıklamaktadır. Güvenlik krizi içinde kendini bir saldırıya maruz kalmak tehlikesi altında hisseden egemen devletler, düşman olarak algıladığı devletlerin gücünü dengelemek, saldırı riskini azaltmak ve kendi güvenliğini tesis etmek için kolektif güvenlik örgütleri tesis ederler.

ULUSLARARASI ÖRGÜTLER VE KARŞILIKLI BAĞIMLILIK

*Günümüzde uluslararası aktör devlettir.

*Bugün devletin yanı sıra çok uluslu şirketler, hükümet dışı örgütler ve çeşitli ulus ötesi baskı grupları, küresel elitler de uluslararası aktörler olarak uluslararası sistem kapsamı içinde etkinlik kazan-maktadır.

*Gelişen teknoloji ve buna bağlı olarak çağımızın ulaşım, haberleşme imkânları bu değişimi daha da hızlandırmakta ve dünyayı ve dünya siyasetini oldukça değiştirmektedir.

*Keohane ve Nye artık dünyanın “küresel bir kasabaya” dönüştüğünü, yukarıda saydığımız uluslararası aktörler arasındaki sosyal ekonomik alışverişin ulusal sınırları çoktan aştığını ve ulusal sınırların gittikçe ortadan kalktığını belirtmektedir.

* Keohane ve Nye’a göre uluslararası aktörler çeşitlenmekte ve bunlar arasında artan etkileşim, karşılıklı bağımlılık yaratmakta ve dünya söz konusu karşılıklı bağımlılık ağı içinde bütünleşmektedir. Bu bağlamda iç politika, dış politika ayrımı da öne-mini yitirmektedir. Bir diğer önemli nokta da askerî gücün önemini yitirmesidir.

* Gelişen teknoloji, iletişim, artan kitlesel üretim ve ortaya çıkan yeni güç merkezleri, insanın eski çağlarda sahip olduğu kendi kendine yeterlilik özelliğini kırmıştır. Böylece tüm bu değişiklikler halkların artan bir şekilde birbirine bağlanması sonucunu ortaya çıkarmıştır. Günümüzde dünyanın ulaştığı bu bütünleşme boyutuna “karşılıklı bağımlılık” (interdependance) adı verilmektedir.

*Siyasal toplum, hukuki bir kavram olan “devlet” çatısı altında birleşmiş insanlar topluluğudur.

*Söz konusu toplumsal grup kategorisini belirleyici olan en önemli ölçüt, bu toplumsal grubun ortaya çıkardığı iktidarın en üst iktidar olmasıdır. Bodin’in tanımıyla diğer iktidar odaklan tarafından sınırlandırılmamış bir iktidar ki Bodin buna “egemenlik” demektedir. Toplumdaki tüm diğer iktidar odaklan “egemen”den kaynaklanmaktadır. Bodin’in tanımladığı anlamda saf bir egemenlikten günümüzde söz etmek mümkün değildir.

*Dougherty ve Pfaltzgraff bu durumu, bilardo topları ve örümcek ağı örneği ile açıklamışlardır.

İŞLEVSELCİLİK VE ULUSLARARASI ÖRGÜTLER

* Bir uluslararası bütünleşme teorisi olarak işlevselciliğin en önemli yazarı David Mitrany’dir.

* Mitrany eserlerinin çoğunu iki savaş arası dönem ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında yazmıştır.

*Mitrany, “ulusötesi (transnational) bağların“, uluslararası bütünleşme üzerindeki etkisini incelemiş ve uluslararası örgütleri bu çerçevede incelemiştir.

*Mitrany, uluslararası örgütleri ilerleyen teknolojinin yarattığı “karşılıklı bağımlılık” olgusunun bir sonucu olarak görmektedir.
*Mitrany’e göre uluslararası örgütler, uluslararası düzeyde işbirliği yapılmak-sızın gerçekleştirilmesi imkânsız olan işlevler üzerine kurulmuştur. Yine Mitrany, uluslararası örgütlerin bir işlev görmek üzere inşa edildiklerini belirtmektedir. Mitrany açısından devletin hukuki yapısı, insanların doğal ekonomik ve sosyal faaliyetlerini kısıtlamaktadır ve söz konusu faaliyetlerin belli fonksiyonlar üzerine kurulacak uluslararası örgütler yoluyla yeniden doğal akışları yönün-de serbest kalmaları sağlanabilir.
Mitrany’e göre uluslararası örgütlerin yerine getireceği işlevleri yaratan ise ihtiyaçlardır. İhtiyaçlar, gelişen teknoloji çerçevesinde toplumlararası ilişkilerde şekillenmektedir. Örneğin uçağın icadı ve havacılığın gelişmesi, havacılıkla yapılan taşımacılıkta eşgüdüm ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Söz konusu eşgüdüm bir uluslararası örgütün yerine getireceği işlev olacaktır. Devletler gelişen teknolojinin yarat-tığı yeni ihtiyaçların ortaya çıkardığı işlevleri yerine getirmek için örgütler kurarlar ve söz konusu işlevle ilgili egemenlik yetkilerini bu örgütler içinde birleştirirler.

*Rothhwell de uluslararası örgütler konusunda Mitrany’nin bu tespitine benzer bir değerlendirme yapmaktadır. Rothwell’e göre, birden fazla devletin karşılıklı, çok yönlü işbirliği ile karşılanabilecek ihtiyaçların giderilmesi için uluslararası örgütler ortaya çıkmıştır. Yine Rothwell, söz konusu ihtiyaçların ister hava taşımacı-lığını kolaylaştırıcı önlemler, ister uluslararası sağlık önlemleri, isterse barışın korunması olsun, teknolojik gelişmelerle dünyada oluşan değişim ve insanlar arası etkileşimin artması sonucu oluşan yeni istekler, olanaklar ve tehlikeler sonucunda doğduğunu belirtmektedir.

*Uluslararası işlevsel bütünleşmeye bu çerçevede Uluslararası Telekomünikasyon Birliği’ni (UTB) örnek gösterebiliriz. 1844 yılında Samuel Morse’un ilk telgraf mesajını göndermesiyle iletişim alanında yeni bir elektronik çağ başlamıştır. Bu Yeni Çağ devletlerin telgraf sistemlerini uyumlu hâle getirmelerini zorunlu kılmıştır. Telgraf iletişiminde devletler arası eşgüdümü ve iletişim sisteminin sağlıklı çalışmasını gözetmek üzere 20 devletin bir araya gelmesiyle 1865′de UTB kurulmuş-tur. Bir yandan UTB elektronik iletişimin gelişmesini yaygınlaştırırken öte yandan bu alanda büyük bir endüstrinin doğmasını da kolaylaştırmıştır. Telekomünikasyon alanındaki hızlı gelişmeler sonucu telgraftan radyo frekanslarına geçilmiş ve bu seferde radyo frekanslarının karışması yani interferans sorununu gidermek üzere UTB yeni bir işlev daha kazanmıştır.

* Ulusötesicilik (transnasyonalizm), uluslararası ilişkilerde tabiiyet, vatandaşlık, millî kimlik esasından bağımsız olarak hareket eden çıkar gruplarının, ulusal sınırları aşarak kurduğu toplumsal ve ekonomik bağların uluslararası sistemi ve devletin yapısını değiştirmekte olduğuna ilişkin bir görüşü ifade eder.

*Bugün uydu haberleşmesi ve bilgisayar teknolojileri, bu işlevi daha da önemli hâle getirmiş ve iletişim alanında ulusal egemenliği oldukça sınırlandırmıştır. Haberleşme alanında ortaya çıkan böyle bir teknik sorun, uluslararası işbirliğini zorunlu kılmıştır. Söz konusu örnek bize Mitrany ve Rothwell’in sözünü ettiği teknolojik gelişme, değişen ihtiyaçlar, örgütlerin değişen ve artan işlevleri ve uluslararası işbirliği zincirini açıkça göstermektedir. Bu tip örnekleri çoğaltmak mümkündür.
Hastalıklar ile mücadele için Dünya Sağlık Örgütü, sosyal haklar alanında Uluslararası Çalışma Örgütü, denizlerde seyrüseferi düzenlemek için Uluslararası Denizcilik Örgütü, uçakların uçuşları ve rotalarını düzenleme konusunda Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü vb.

*Mitrany’nin fonksiyonel işbirliği ve örgütlenme konusundaki tespitleri daha sonra uluslararası rejim teorisyenleri tarafından da kullanılmıştır.

*Söz konusu teorisyenlere göre, uluslararası rejim bir kurallar bütünüdür.

*Devletler, sorun çıka-bilecek herhangi bir alanda ortak kurallar belirlemekte ve bu alanı söz konusu kuralların doğurduğu “rejim” veya “kurallara” göre yönetmektedirler.
Örneğin; Antarktika’nın keşfinden sonra, Antarktika’dan yararlanma konusu 12 ülke tarafından 1959 yılında imzalanan bir antlaşmayla düzenlenmiştir.
Bugün söz konusu antlaşmanın tarafı olan devlet sayısı 46′yı bulmuştur.
Söz konusu antlaşma ile ortaya çıkan ve Antarktika’dan devletlerin yararlanma esaslarını belirleyen rejim, bu konu-da çeşitli kurallar koymuştur.

Antarktika Antlaşması örneğinin de gösterdiği gibi, rejimlerin mutlaka bir örgüt çatısı altında düzenlenmesi de zorunlu değildir. Dola-yısıyla uluslararası örgütler bir bakıma rejimlerin gelişerek yapılandırılmış bir özel formu olarak ortaya çıkmaktadır.
Uluslararası Rejim Teorisi, uluslararası ilişkiler disiplini içinde liberalizm geleneği içinde ortaya çıkan bir teoridir.
Buna göre belirli alanlarda genel kabul gören “kurallar, ilkeler, karar alma süreçleri” olarak rejimler devletlerin ve hükümetlerin algıları, davranışları, tutumları ve eylemleri üzerinde belirleyici olmaktadır.
İlk baş-ta devletler arası ilişkiler içinde ortaya çıkan bu rejimler zaman içinde özerklik kazanmakta ve devletlerin bireysel karar alma ve eyleme geçme süreçlerinden bağımsız bir özne olarak belirleyicilik kazanmaktadır.

*Mitrany birbirinden bağımsız olarak, farklı ihtiyaçları karşılamak, farklı işlevleri görmek üzere ortaya çıkan uluslararası örgütlerin zamanla birbiriyle ilişkilendirilebileceğini ve bu şekilde küresel ve evrensel nitelikte bir kurumlar ve kurallar ağının ortaya çıkacağını ileri sürmektedir. Mitrany’e göre örgütler arası bu ilişkilenme süreci sonucunda kapsayıcı bir şemsiye örgütü ortaya çıkaracaktır.

*Mitrany bu şekilde, ilerde ayrıntılı olarak inceleyeceğimiz Birleşmiş Milletler (BM) örgütü ve bu örgüt çatısı altında ortaya çıkmakta olan yeni örgütsel ağı işaret etmiştir. BM sistemi içinde faaliyet gösteren tüm örgütleri, sağlıktan haberleş-meye, taşımacılıktan çalışma hayatına kadar işlevsel bir örgütlenme ve dünyada barışı sağlayacak bir işbirliği ağı olarak görmüştür.

*Mitrany’nin koordinasyon sağlayacak şemsiye örgüt kavramıyla işaret ettiği örgüt, bu nedenle Birleşmiş Milletler Örgütüdür. Mitrany, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan bu uluslararası işbirliği sisteminin gelişip dünya toplumu oluşumu yönünde ilerleyeceği görüşünü ileri sürmüştür.

*Uluslararası rejimler, devletlerin tek başlarına çözemeyecekleri sorunlu alanları düzenlemek için egemenlik devri yoluyla oluşturdukları hukuki kurallar ve mekanizmalardır.

*Bugün birçok alan uluslararası rejimler yoluyla düzenlenmiş durumdadır. Bu bağlamda Young, “bir uluslararası rejimler dünyasında yaşıyoruz” saptamasını yapmaktadır.

GÜVENLİK TOPLUMU VE ULUSLARARASI ÖRGÜTLER


* İşlevselcilik uluslararası örgütlerin ortaya çıkış ve gelişiminde daha çok teknik ihtiyaçların belirleyiciliğini ön plana çıkarırken uluslararası sistemde güvenlik ile barışın korunması yönündeki kaygıların da uluslararası örgütlerin ortaya çıkışında et-kili olduğunu gözlemlenmektedir. “Güvenlik toplumu” modeli bu kaygıların ışığın-da ortaya konan önemli bir model olmuştur.

* Kari Deutsch savaşın imkânsız hâle geldiği bir uluslararası toplum modeli olarak “güvenlik toplumu” modelini ileri sürmüştür. Deutch’un güvenlik toplumu yaklaşımı geleneksel güvenlik yaklaşımının oldukça dışında yer alır. Deutch, bir bakıma liberal varsayımlar üzerinden bir güvenlik örgütü önerir.

*
Deutsch’un hareket noktasını siyasal toplum kavramı oluşturmaktadır. Deutsch’a göre siyasi toplum, siyasi iletişim kanallarına, belli bir zorlama mekanizma-sına ve ortak değer yargılarına sahip bir sosyal gruptur. Bu özelliklere sahip sosyal grubun zorunlu olarak bir devlet çatısı altında birleşmiş olması gerekmez.

* Bir siya-si toplumun başarılı olabilmesi, bulunduğu siyasal ve sosyal coğrafyada barışı hakim kılabilmesine bağlıdır. Deutsch barışın hakim olduğu ve sosyal değişimi barış-çıl süreçlerle gerçekleştiren siyasal toplumlara “güvenlik toplumu” demektedir.

Güvenlik toplumunda, üyeler aralarındaki sorunları şiddete başvurmadan çözerler. Deutsch’un tanımladığı şekliyle güvenlik toplumu farklı devletlerin hukuki bağımsızlıklarını devam ettirirken bir siyasal toplum ruhuyla bütünleştikleri bir bütündür.
Duverger, siyasal toplumu içinde toplumsal dönüşümleri barındıran bir toplumsal kategori olarak görmekte ve sosyolojik bir varlık olarak siyasal toplumun dışsal bir sürekliliği korumakla birlikte, sürekli bir yapısal değişim içinde olduğunu vurgulamaktadır. Duverger, siyasal toplum tiplerine, kabile, İlk Çağ kenti, feodal beylikler ve ulus devleti örnek olarak göstermiştir.

*”Güvenlik toplumu” yaklaşımı, ortak değerlerin oluşturulmasına hizmet edecek biçimde toplumsal kesimler arasında iletişim ve paylaşım olanaklarının artırılmasını öngörmektedir.

*Güvenlik kavramı ile daha çok ulusal egemenlik ve toprak bütünlüğünün korunması kastedilmektedir.

*Güvenlik toplumunda devletler arasında ortak değer yargıları hakimdir ve devletler kendilerini bu ortak değerler üzerinde yükselen siyasi açıdan meşru bir varlık olarak kabul edilen bir geniş siyasal ailenin parçası hissederler. Güvenlik toplumu, sorunların çözümünde siyasi ve hukuki kurumların ve kuralların yaratıldığı bir örgütsel çerçeveyi de beraberinde getirir. Bu açıdan bazı uluslararası örgütler bir güvenlik toplumunun üst yapı kurumları olarak ortaya çıkarlar. Bir başka deyişle güvenlik toplumu önce gelişir, sonra bu toplumun örgütsel çerçeveleri ve normları ortaya çıkar.

*Deutsch bu bağlamda güvenlik toplumunun varlığı için üç önemli koşul saymıştır.
Bunlar:
-Güvenlik toplumunun parçası olan toplumların ortak değer yargılarına sahip olması ve özellikle de hükümetlerinin olaylar karşısında tutum alışlarını belirleyen değerlerin birbiriyle uyumlu olması,

-Güvenlik toplumu üyelerinin birbirlerinin bir konu karşısındaki olası tavırlarını öngörme kapasitesine sahip olması,

-Güvenlik toplumunun parçası olan hükümetlerin birbirlerinin ihtiyaçlarına cevap verebilme kapasitesine sahip olmalarıdır.

NATO:

Deutsch’un ilham aldığı uluslararası toplum Atlantik Topluluğudur ve örgüt de ilerde ayrıntılı olarak inceleyeceğimiz Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütüdür (NATO).
Deutsch açısından Atlantik Topluluğunun varlığı bir örgüt olarak NATO’nun ortaya çıkmasından daha öncedir.
Sovyetler Birliği’nin temsil ettiği siyasi ve ekonomik anlayış karşısında Atlantik Topluluğu, Atlantik’in iki yakasında birbirine daha da yakınlaşmış ve örgütsel bir yapıyı ortaya çıkarmak durumunda kalmıştır.
NATO, Atlantik Topluluğunu var eden ortak değerlere sahip devletlerin ve toplumların Sovyetler ve Doğu Bloku karşısında kapsamlı bir örgüt olarak ortaya çıkmıştır.
Bu nedenle kolektif bir güvenlik örgütü olmakla birlikte NATO, Deutsch’a göre bir güvenlik toplumunun üst organıdır.
NATO kendisini var eden ortak değerleri Kuzey Atlantik bölgesinde hakim kılarak yine bu bölgede barışı kalıcı şekilde tesis etmiştir.

ULUSLARÜSTÜLÜK VE ULUSLARARASI ÖRGÜTLER

*Uluslar üstülük, devletlerin kesin ve geri dönülmez şekilde ulusal egemenliklerinin önemli bir kısmını devrederek kurdukları bir örgütle, Avrupa Birliği deneyimiyle ortaya çıkmıştır.

*Avrupa Birliği örneği dışında genelde uluslararası örgütler devletlerin işbirliği aracı olarak görülmüştür.

*Hükûmetler arası örgütler olarak adlandırılan bu tip uluslararası örgütler, uluslar üstülüğün öngördüğünden farklı olarak üye devletlerin egemenlik alanlarında büyük bir daralma yaratmaz.

*Her ne kadar hükûmetler ararası uluslararası örgütlerin gelişimiyle devletler egemenlik yetkilerinde bir aşınmayla karşılaşsalar da bu durum uluslar üstülükten farklı olarak devletin varlığı ve egemenliğini ikame eden devlet benzeri yeni bir örgütün ortaya çıkmasına neden olmaz.

*Buna karşılık Avrupa Birliği ve onu var eden uluslar üstülük anlayışı uluslararası bütünleşme sürecinde ulus-devleti aşan yeni bir tip siyasal varlı-ğın doğuşunu işaret etmektedir. Bu yönüyle de uluslar üstülük ve Avrupa Birliği hem uluslararası örgütler alanının içindedir hem de dışında kabul edilebilir.

Uluslarüstülük anlayışı Ernest B. Haas tarafından neofonksiyonalizm (Yeniişlevsel- cilik) olarak adlandırılan bir teori içinde ve özelde Avrupa Birliği’nin gelişimini açıklayacak şekilde ortaya konmuştur. Haas söz konusu teoriyi, Avrupa da İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan kömür-çelik sektörlerindeki bütünleşme hareketinden (Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu: AKÇT) tüm ekonomiyi kapsayan global ekonomik bir bütünleşme modeline geçiş örneğini gözlemleyerek oluşturmuştur.
Haas’ın araştırmalarını başlatan ve bu araştırmalara rehberlik eden soru “daha geniş bir siyasal topluma” barışçı yollardan nasıl ulaşılabileceğidir. Dolayısıyla daha en başından Haas, klasik hükûmetlerarası bir uluslararası örgüt teorisi ortaya koymaktan çok, ulus-devleti aşan bir ulusüstü yeni siyasal varlığın ortaya çıkış koşullarını anla-maya ve açıklamaya çalışarak yola çıkmıştır. Bu durum Haas’m çalışmalarını klasik uluslararası örgütler teorilerinden çok farklılaştırmıştır. Yine bu açıdan uluslarüstülük, uluslararası örgütler alanında devrimci bir kavram olarak belirmiştir.

ULUSLARÜSTÜLÜK VE AVRUPA BİRLİĞİ

*Avrupa’da kökeni çok eskilere giden ve günümüze yaklaştıkça olgunlaşan bir “Avrupa Birliği ve Avrupa Federasyonu” düşüncesi vardır.

*Tarih boyunca Avrupa’da beslenerek gelişen bu düşünce, belki de Avrupa bütünleşmesini diğer bütünleşme hareketlerinden ayıran en önemli özelliktir. Söz konusu düşünce, tarih boyunca Avrupa’da bütünleşme hareketlerinin ruhu olmuştur.

*Ancak Avrupa’da var olan bu federalist ruhun aksine, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) kuruluncaya kadar, uygulamalar genelde çoğulcu bir nitelik sergilemiştir.

*Bununla birlikte, söz konusu dönemde birtakım federalist girişimler de vardır; fakat bu girişimlerin bazıları kalıcı olmamış bazıları ise çok dar kapsamlı kalmıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrası, dünya üstündeki gücünü ve hakim durumunu kaybeden Avrupa, Rusya ile ideolojik kopukluğunun da başlaması ile birlikte, Avrupa bütünleşmesi yönün-de yeni planlar hazırlamaya başlamıştır. AKÇT’nin kurulmasına kadar Avrupa’da “Avrupa Hareketi”, “Briand Planı”, “OEEC”, “Brüksel Paktı”, “Avrupa Konseyi” gibi hükûmetlerdışı veya hükûmetlerararası örgütler ortaya çıkmıştır. Bu örgütlerin tü-mü Avrupa’da birlik fikrine katkıda bulunmuştur.

*Avrupa Ekonomik Topluluğu ile ortaya çıkan Avrupa ortak pazarı, bütünleşmenin derinleşmesiyle daha ileri bir ekonomik entegrasyona doğru ilerlemiştir. Bu yolda önemli bir antlaşma Avrupa Tek Senedi Antlaşması’ dır.

*Tek Sened bir yönüyle Avrupa ortak pazarını tamamlarken diğer yandan siyasi konuları da bu uluslarüstü bütünleşme alanına dahil etmiştir.

*Avrupa Tek Senedi Roma Antlaşmalarında önemli değişiklikler yapan bir antlaşmadır.
Tek Sened, 28-29 Haziran 1985 tarihlerinde Milano’da toplanan Avrupa Konseyinin (Devlet ve Hükûmet Başkan-ları Zirvesi) çağrısı üzerine görüşülmeye başlanmıştır.

*Avrupa Tek Senedi 2-3 Ara-lık 1985 tarihli Lüksemburg Zirvesi’nde kabul edilmiş, 17 Şubat 1986′da Lüksem- burg’da, 28 Şubat 1986′da Lahey’de üye devletlerce imzalanmış ve onay işlemleri tamamlandıktan sonra 1 Temmuz 1987′de yürürlüğe girmiştir.

*Tek Avrupa Senedi’nin Avrupa Birliği yönünde ortaya çıkardığı kazanımlar, Maastricht Antlaşması ile çok daha ileriye taşınmıştır. Maastricht Antlaşması Avrupa Toplulukları’ ndan Avrupa Birliği’ne geçişi sağlamıştır.

*Bu geçiş aynı zamanda uluslarüstü bütünleşmenin siyasi alanlara sirayet etmesi anlamını da taşımaktadır.

*Avrupa Ekonomik Parasal Birliği ve Euro, Ortak Dış Politika ve Güvenlik Politikası bu geçişin somut düzenlemeleri olarak Maastricht Antlaşması’yla ortaya çıkmış-tır.

*Soğuk Savaş sonrası dönemde Avrupa’da yepyeni bir siyasi yapı ortaya çıkarken Avrupa Toplulukları, bütünleşmeyi siyasi yönde derinleştirerek bu büyük sistemsel değişime uyum sağlamaya çalışmıştır. “Avrupa Birliği Antlaşması” Maastricht’te 7 Şubat 1992′de on iki üye devlet tarafından imzalanmıştır.

Onay aşamasında ise bazı zorluklar ortaya çıkmıştır. Lüksemburg, Belçika, İspanya, Yunanistan, İtalya, İngiltere, Hollanda, Portekiz, Almanya Antlaşma’yı referanduma sunmaksızın parlamentolarında onaylarken İrlanda, Fransa ve Danimarka referanduma gitmiştir. İrlanda’da yapılan referandum söz konusu üç referandum içinde en sorunsuzu olmuştur. İrlanda’da referanduma katılan halkın %69,05′i olumlu, %30,95′i olumsuz oy kullanmıştır. Fransa ise Anayasası’ndan kaynaklanan “ege-men yetkilerin devri” ile ilgili sorunları, yaptığı anayasa değişikliği ile aştıktan sonra referanduma gitmiş; ancak sonuçlar beklenenin aksine son derece şaşırtıcı ol-muştur. Avrupa bütünleşmesinin ilk gününden itibaren, söz konusu sürecin Alman-ya ile birlikte liderliğini yürüten Fransa’da, oyların sadece %51,05′i Maastricht Antlaşmasının lehine çıkmıştır.

Oylamaya katılan Fransızların %48,95′i Avrupa’da siya-si bütünleşme yönünde atılan bu adıma karşı çıkmıştır. Maastricht Antlaşması’nı parlamentosunda ilk onaylayan Danimarka’nın 2 Haziran 1992′de yaptığı referandum Topluluk içinde büyük sarsıntı yaratmıştır. Danimarka halkı %49,3′e karşı %50’7 ile Antlaşma’yı reddetmiştir. Edinburgh Zirvesi’nde, ekonomik ve parasal bir-lik ile ortak dış politika ve güvenlik politikaları konularında Danimarka’ya ödün verilmiş, ve sonrasında Danimarka’da yapılan ikinci referandum, bu kere %56,8′e kar-şı %43,2 ile Maastricht Antlaşması’nm onaylanmasıyla sonuçlanmıştır. Tüm bu geliş-meler sonucunda Maastricht Antlaşması 29 Ekim 1993′te Brüksel’de toplanan Avrupa Konseyinin bildirisi ile 1 Kasım 1993 tarihinden itibaren yürürlüğe girmiştir.

Avrupa bütünleşmesi Maastricht Antlaşmasından sonra da hazırlanan yeni re-vizyon antlaşmalarıyla değişime ve bütünleşmeyi daha ileri bir aşamaya taşıma çabasına sahne olmuştur. Maastricht Antlaşmasından sonra 1999 yılında yürürlüğe Amsterdam Antlaşması, 2003 yılında yürürlüğe giren Nice Anlaşması ile üye devletler Avrupa Birliği’ni her yönüyle değiştirmeye ve bütünleşmeyi daha ileri götür-meye devam etmişlerdir.Bütünleşmenin derinleşmesi sürecinde en köklü değişim Lizbon Antlaşması’yla yapılmıştır.


//////////////// 2.ÜNİTE ////////////////

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER

***Birleşmiş Milletler (BM) Antlaşması, 26 Haziran 1945’te San Francisco Konferansı’nın genel oturumunda oy birliği ile kabul edilmiş ve 24 Ekim 1945’te yürürlüğe girmiştir.

***Konferansa katılan 50 devletin yanı sıra Polonya da kurucu üye olarak kabul edilmiştir

***Genel Kurul ilk toplantısını 10 Ocak 1946’da Londra’da yapmıştır.

BiRLEŞMİŞ MİLLETLER’İN KURULUŞU VE ÜYELERİ

***BM’nin kuruluşu yolundaki ilk adım, 14 Ağustos 1941 Atlantik Bildirisi’dir

***24 Eylül 1941’de Müttefikler arası bir toplantıda 8 devlet daha bu bildiride açıklanan genel ilkelere katıldılar. 1 Ocak 1942’de ise 26 Müttefik devlet Washington’da Birleşmiş Milletler Bildirisi’ni imzaladı.

***Konferans 25 Nisan-26 Haziran 1945 tarihleri arasında çalıştı.

Savaş ilan etme koşulunu yerine getiren devletler;
Avustralya, Belçika, Bolivya, Brezilya, Çekoslovakya, Dominik Cumhuriyeti,Ekvador, El Salvador, Etiyopya, Filipinler, Fransa, Guatemala, Güney Afrika Birliği, Haiti, Hindistan,Hollanda, Honduras, Irak, Iran, Kanada, Kolombiya,Kosta Rika, Küba, Lübnan,Liberya, Lüksemburg,Meksika, Mısır, Nikaragua, Norveç, Panama, Paraguay, Peru, Suudi Arabistan,Suriye, fiili, Türkiye,Uruguay, Venezuela, Yeni Zelanda, Yugoslavya ve Yunanistan.

***Polonya, hangi hükûmet tarafından temsil edileceği sorunu nedeniyle çağrılamadı.


***Arjantin, Beyaz Rusya, Danimarka ve Ukrayna da konferansın daveti üzerine bu devletlere katıldılar.

***51 devletle kurulan BM’nin üye sayısı hızla artmıştır.

***Üye sayısı 1965’te 117’ye,2002’de 191’e ve 2006’da Karadağ’ın katılmasıyla 192’ye ve 2011’de Güney Sudan ile 193’e yükselmiştir. Bunun nedeni, bağımsız devlet sayısında yaşanan artıştır.

***Japonya 1956’da, Batı ve Doğu Almanya ayrı ayrı 1973’te üyeliğe kabul Edilmiştir.

***4. maddeye göre, Antlaşma’nın getirdiği yükümlülükleri kabul eden ve örgüte göre bu yükümlülükleri yerine getirme yeterliğine ve iradesine sahip olan tüm barışsever devletlere açıktır

***Zorlama önlemleri uygulanmasına ilişkin yükümlülüklerin kendi sürekli tarafsız devlet statüsüne aykırı olacağını düşünen İsviçre, ancak 2000’lerde bu görüşünü değiştirmiş ve 2002’de üye olmuştur.

***Üye olmak isteyen devletin bu talebinin hem Genel Kurul’da hem de Güvenlik Konseyi’nde onaylanması gerekir

***ilk oylama Konsey’de yapılır. Konsey’in olumlu tavsiyesi üzerine, Genel Kurul başvuran devleti üyeliğe kabul eder

***2008 yılında bağımsızlığını ilan eden Kosova’yı BM üyesi ülkelerden 69’u tanınmış, sürekli üyelerden Rusya ise BM üyeliğine izin vermeyeceğini açıklamıştır

***Üyelikten çıkarma ise 6. maddeye göre mümkündür.

***Gecikmiş olan tutar, geçen iki tam yılda yapması gereken ödemeler toplamını geçerse, bu üye Genel Kurul’da oy kullanamaz. Ama Genel Kurul bu üyenin oy kullanmasına izin vermeye karar verebilir.

BiRLEŞMİŞ MİLLETLER’İN TEMEL AMAÇLARI VE İLKELERİ

Örgütün amaçları

* Uluslararası barış ve güvenliği korumak

*Ulusların hak eşitliği ilkesine ve self-determinasyon hakkına saygı üzerine kurulmuş dostça ilişkiler geliştirmek ve dünya barışının sağlamlaştırılması için elverişli her türlü önlemi alma Burada geçen en önemli kavram self-determinasyon hakkıdır (halkların kendi kaderini/geleceğini tayin etme hakkı).

*Ekonomik, toplumsal, düşünsel ve insancıl nitelikteki uluslar arası sorunları çözerek ırk, cins, dil veya din farkı gözetmeksizin herkesin insan haklarına ve temel özgürlüklerine karşı saygıyı geliştirerek ve teşvik ederek uluslar arası işbirliğini geliştirmek

* Uluslar›n ortak amaçlara doğru harcadıkları çabaların uyumlaştığı bir merkez olmak sadece örgüt olarak BM’nin değil, tüm devletlerin uyması gereken temel ilkeler niteliğindedir.

Tüm devletlerin uyması gereken temel ilkeler

1. Üyelerin egemen eşitliği : Tüm sistemin temelinde bu ilke yer almaktadır.

2. Üyeler BM Antlaşması’ndan doğan yükümlülüklerini iyi niyetle yerine getireceklerdir.Bir uluslararası antlaşmaya taraf olan her devlet bu yükümlülüğü zaten kabul etmiştir.

3. Üyelerin uluslararası uyuşmazlıklarını barışçı yollarla çözeceklerini belirtmektedir.
Ayrıca çözüm, barış, güvenlik ve adaleti tehlikeye sokmayacak bir şekilde sağlanacaktır.

4. Kuvvet kullanmanın yasaklanması ilkesi

5. ikinci ilkeyi destekler niteliktedir. Buna göre, üyeler örgütün girişimlerine her türlü yardımı yapacak, aleyhine yaptırım ya da zorlama önlemi alınan devlete yardım etmekten kaçınacaklardır.

6. Üye olmayan devletlerin de uluslararası barış ve güvenliğin korunmasının gerektirdiği ölçüde bu ilkelere uygun hareket etmesinin sağlanmasını öngörmektedir. Bu tartışılan bir ilkedir.

7. Antlaşma’ nın hiçbir hükmünün, özü bakımından bir devletin ulusal yetkisinde bulunan işlere örgütün karışmasına izin vermediğini belirtir

***Devletlerin egemen eşlitliği ilkesi ile ulusal yetki alanında bulunan konulara karışılmaması ilkesi çoğu zaman birlikte değerlendirilir ve birbirini destekleyen ilkeler olarak görülür

***ilk zamanlarda self-determinasyon hakkı iddialarına karşı vasi devletler bu toprakların yönetiminin iç işlerini oluşturduğu, dolayısıyla BM’nin 7. ilke kapsamında ulusal yetkiye giren böyle bir konuya müdahale etmemesi gerektiğini savundular.

BiRLEŞMiŞ MİLLETLER’İN YAPISI VE YÖNETİMİ

BM Antlaşması’nın 7. maddesine göre örgütün altı ana organı : Genel Kurul, Güvenlik Konseyi, Ekonomik ve Sosyal Konsey, Vesayet Konseyi, Uluslar arası Adalet Divanı ve Sekreterlik

Genel Kurul:
*Genel Kurul, BM üyesi olan tüm devletlerin katıldığı, en geniş kapsamlı ana organdır.
*Her üye devleti temsilen en fazla beş kişi Genel Kurul çalışmalarına katılır veher devlet bir oya sahiptir. Bu kısıtlamanın amacı, daha fazla olanağa sahip, daha büyük temsilcilik bulundurabilen, daha fazla kişi çalıştırabilen devletlerin avantajlı konuma geçmesini engellemektir.
*Genel Kurul olağan olarak her yıl Eylül-Aralık ayları arasında toplanır.
*Her oturum süresi için bir başkan seçilir.

Çalışmaların büyük kısmı, tüm üyelerin temsil hakkına sahip olduğu komiteler;
1. Komite veya Siyasi işler ve Güvenlik Komitesi
2. Komite veya Ekonomik ve Mali işler Komitesi
3. Komite veya Toplumsal, insancıl ve Kültürel işler Komitesi
4. Komite veya Vesayet işleri Komitesi (Özerk olmayan ülkeler dahil)
5. Komite veya idari işler ve Bütçe Komitesi
6. Komite veya Hukuk işleri Komitesi
7. Özel Siyasi Komite.

***Genel Kurul’da BM’nin resmî dilleri olan ingilizce, Fransızca, ispanyolca, Rusça ve Çince
Kullanılabilir.

***Genel Kurul’un geçici gündemini Genel Sekreter hazırlar ve olağan toplantılardan
en az 60 gün önce üye devletlere gönderir.

BM Genel Kurulu’nun 2/3 çoğunlukla karar aldığı önemli konular
*Uluslararası barış ve güvenliğin korunmasına ilişkin konular;
Güvenlik Konseyi’ne, Ekonomik ve Sosyal Konsey’e ve Vesayet Konseyi’ne üye seçilmesi;
yeni üye kabulü; üyelerin hak ve ayrıcalıklarının durdurulması;
üyelikten çıkarma;
*Vesayet rejiminin işlemesi ile ilgili konular; bütçe konuları;
BM Antlaşması’nın değiştirilmesi – Genel Kurul ayrıca bu konulara kendisi ekleme

***BM sisteminde, Asya, Afrika, Doğu Avrupa, Latin Amerika ve Karayipler ile Batı Avrupa ve diğerleri olmak üzere 5 coğrafi grup vardır. Bunun tek istisnası Uluslararası Adalet Divanı (UAD)’dır.

***UAD üyeleri coğrafi temsile göre değil,belirli hukuk sistemleri temsil edilecek şekilde Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi’nde ayrı ayrı oylamalarla seçilir.

***Olağan vesayet anlaşmalarını onaylamak Genel Kurul’un görevidir.

***Uzmanlık kurumları ile yapılan anlaşmaları, BM’nin sahip olacağı ayrıcalık ve bağışıklıkları belirleyen ve üye devletlerdeki statüsü ile ilgili anlaşmaları onaylar.

***Genel Kurul’un görev ve yetkilerini Antlaşma’ nın 10. maddesi belirlemektedir.
***Genel Kurul’un görüşmeler sonunda aldığı kararlar üye devletler için bağlayıcı değil, tavsiye niteliğindedir

***Genel Kurul örgütün diğer organlarının raporlarını alır ve inceler.

***Ekonomik ve Sosyal Konsey ile Vesayet Konseyi üzerinde tam denetimi vardır

***Ekonomik, toplumsal, kültür, eğitim ve sağlık alanlarında uluslar arası işbirliğini geliştirmek, herkesin insan haklarından ana özgürlüklerden faydalanması için çalışmalar yapmak vb. görevler asıl olarak Ekonomik ve Sosyal Konsey tarafından yerine getirilir.

***Bir antlaşma yapılıp yapılmayacağına Genel Kurul karar verir.

***Uluslararası hukukun geliştirilmesi için ise Uluslararası Hukuk Komisyonu’nu kurmuştur.

***Raporlarını alır ve denetimlerini yapar. Bunun tek istisnası Güvenlik Konseyi’dir.

Güvenlik Konseyi

***Güvenlik Konseyi 1965 yılına kadar 11 üyeden oluşuyordu. Ancak özellikle 1955’ten sonra yeni bağımsız olan devletlerin BM’ye üye olmaları sonucunda hem üye sayısı artmış hem de Asya ve Afrika devletlerinin kendilerinin yeteri ölçüde temsil edilmediklerini savunmuşlardır.

***23. maddede ismen verilmiş olan ABD, Sovyetler Birliği, Çin, ingiltere ve Fransa’dır.

***1991 yılından itibaren Sovyetler Birliği’nin sandalyesini Rusya Federasyonu devralmıştır.Geri kalan on üye, Genel Kurul tarafından üçte iki oy çokluğu ile ve iki yıl için seçilir. Süresi dolan devlet bir dönem geçmeden tekrar seçilemez.

***Konsey’de oylama yöntemi 5 sürekli üyeye (P5) avantaj sağlayacak şekilde düzenlenmiştir.
Buna göre, Konsey’in karar verebilmesi için olumlu oylar içinde beş sürekli üyenin oyu da dahil olmak üzere toplam 9 oy gereklidir.

***Sürekli olmayan üyelerin, 23. maddeye göre, uluslararası barış ve güvenliğin korunmasına katkıda bulunabilecek orta büyüklükte devletler arasından ve adil bir coğrafi temsil sağlayacak şekilde yapılması gerekmektedir.

***BM Antlaşması’nın 24. maddesine göre, Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliğin korunmasından birincil sorumlu organdır. Bu görevi yerine getirebilmek için her zaman toplanabilecek şekilde çalışır.

***Barış gücü kurulması da ilk önce Genel Kurul tarafından başlatılmış olmasına karşın bugün Konsey’in yetkisinde olan bir alandır.

***Konsey misyonun kurulmasına karar verir, görev tanımını yapar ve bundan sonra hazırlıkları Genel Sekreter yürütür.

***Misyonun komutanını atayan da Konsey’dir.

***11 Eylül 2001’den önce El-Kaide ve onunla bağlantılı eylem ve suçlar için özel komite oluşturan Konsey, bu saldırıdan sonra 1373 sayılı kararı alarak üye devletlere genel bazı yükümlülükler getirdi

***İlk kez 1373 sayılı karar ile üye devletler için terörizmle mücadele konusunda herhangi bir eylemle bağlantılı olmayan bazı yükümlülükler getirdi

Konsey’e yöneltilen en önemli eleştiriler: Veto yetkisi nedeniyle karar almasında doğan sorunlar, çalışma yönteminin diğer üye devletlerin gündemdeki konuları izlemesine izin vermeyen bir şekilde düzenlenmesi ve barış gücüne katkıda bulunan devletlere söz konusu misyona ilişkin olarak kararlara katkıda bulunma hakkı tanınmaması

ECOSOC, Dünya üzerinde barışın tesis edilebilmesi amacı çerçevesinde çatışma çıkmasına neden olabilecek ekonomik ve sosyal sorunların ortadan kaldırılması için faaliyet göstermektedir.

***Veto 1945’ten beri sürekli dile getirilen ve Konsey’in 1950-1990 arasında hiçbir zorlama önlemi kararı alamamasına neden olan en başta gelen sorundur. Aynı zamanda,
daha kuruluş aşamasında sorun yaratacağı bilinen bir durumdur.

Ekonomik ve Sosyal Konsey

***Ekonomik ve Sosyal Konsey (ECOSOC) örgütün ekonomik, toplumsal ve kültürelkonulardaki çalışmasını yürütmek üzere düşünülmüş ve küçük devletlerin isteğiüzerine kurulmuş bir organdır.

***Hâlen 3 yıl için seçilen 54 üye devletten oluşmaktadır

***Türkiye 2012’ye kadar üye olarak seçilmiştir.

***BM’nin kaynaklarının %70 kadarını ECOSOC kullanmaktadır.

***Çalışma alanında incelemeler yapmak, raporlar hazırlamak, antlaşmalar hazırlamak, Genel Kurul’a tavsiyelerde bulunmak ana görevleri arasındadır.

***Konsey yıl boyu birçok kısa oturum ve hazırlık toplantısı yapar.

ECOSOC’un iki çok önemli görevi:
*Uzmanlı kuruluşları denilen örgütlerle işbirliği anlaşmaları yapmak ve ilişkileri sürdürmektir.
* Sivil toplum örgütleriyle iletişim kurmak, işbirliği yapmak,

***Dünya Sağlık Örgütü, Uluslararası Çalışma Örgütü, Uluslararası Telekomünikasyon Örgütü, IMF vb. örgütlerin kendileri de birer uluslararası örgüttür.

***Amaçları BM’nin amaçları ile örtüştüğünden onunla özel işbirliği ilişkisi kurarlar. UNICEF ve UNESCO aslında BM’nin kurduğu örgütlerdir

2010 itibariyle örgütler
• BM Gıda ve Tar›m Örgütü (FAO),
• Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü (ICAO),
• Tarımsal Kalkınma Uluslararası Fonu (IFAD),
• Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO),
• Uluslararası Para Fonu (IMF),
• Dünya Denizcilik Örgütü (IMO),
• Uluslararası Telekomünikasyon Örgütü (ITO),
• Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO),
• BM Endüstriyel Kalkınma Örgütü (UNIDO),
• Evrensel Posta Birliği (UPU),
• Dünya Sağlık Örgütü (WHO),
• Dünya Entelektüel Mülkiyet Örgütü (WIPO),
• Dünya Bankası Grubu,
• Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO),
• Dünya Turizm Örgütü (WTO).
***BM’nin amaçları için bu örgütlerden gelecek bilgi ve verileri kullanmak ECOSOC bu amaçla bir alt-organ kurmuştur.

***Tüm sivil toplum örgütlerini 3 kategoride toplar:
1) Genel danışma statüsü.
2) Özel danışma statüsü.
3) Listedeki örgütler.

***Antlaşma ile insan hakları konusunda görevlendirilen ECOSOC bu görevi insan Hakları Komisyonu’nu kurarak yerine getirmiştir.

1948 insan Hakları Evrensel Bildirisi’ni hazırlayan bu Komisyon, 1966 Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi ve Ekonomik, Toplumsal ve Siyasal Haklar Sözleşmesi olmak üzere bu alanda birçok önemli belgeye imza atmıştır. Ama özellikle 1990’ların ikinci yarısında Komisyona yönelik eleştiriler de artmıştır.

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi:

***BM insan Hakları Komisyonunca Haziran 1948′de hazırlandı.

***Yapılankimideğişikliklerinardından, 10 Aralık 1948′deGenel Kurulun Paris’teyapılan oturumunda kabuledildi.

***İnsan haklarına sistemde daha üstün bir yer vermek isteyen Genel Kurul, 2006’da ECOSOC’un bu organını kaldırarak yerine kendisine bağlı insan Hakları Konseyi’ni kurmuştur

Vesayet Konseyi

***Antlaşma’da tanımlanan Uluslararası Vesayet Sistemi’nde kendisine verilen görevleri yerine getirmek üzere kurulmuştur.

***Sistemin ana amacı, vesayet altındaki topraklarda yaşayanların geliştirilmesi ve özellikle özerklik ya da bağımsızlık elde etmek üzere ilerlemelerinin sağlanmasıdır.

BM Antlaşması 77. Maddesi’ne göre;

• Eski manda rejimi altındaki ülkeler,
• II. Dünya Savaşı’nı kaybeden devletlerin sömürgeleri
• Rejime bağlanmak isteyen ülkeler Vesayet Konseyi kapsamına alınmaktadır.

***Vesayet Konseyi’nin üyeliği belirli bir sayıya bağlı değildir.

***Güvenlik Konseyi’nin 5 sürekli üyesi, vesayet altındaki toprakları yöneten tüm devletler ve diğer ilgili devletler ile bunlara eşit sayıda Genel Kurul tarafından seçilen üyelerden oluşmuştur.

***1 Ekim 1994’te geriye kalan son BM vesayeti altındaki toprak olan Palau’nun da bağımsızlığını alması üzerine Vesayet Konseyi 1 Kasım 1994’te çalışmalarını askıya almıştır

Uluslararası Adalet Divanı

***BM’nin ana yargı organıdır.

***92. maddede açıkça söylendiği gibi, büyük ölçüde MC’nin ana yargı organı olan Uluslararası Sürekli Adalet Divanı (USAD) model alınarak düzenlenmiştir.

***Merkezi de Lahey’dedir.

***BM Antlaşması’nın XIV. Bölümü UAD’ı düzenler. Ama UAD Statüsü as›l BM Antlaşması’ndan ayrı ve onun eki olarak hazırlanmıştır.

***UAD her biri farklı uyruktan 15 yargıçtan oluşur.

***Görev süresi 9 yıldır ve süresi dolan yargıç tekrar seçilebilir.

UAD’nın iki görevi
• Devletler tarafından kendisine sunulan hukuksal uyuşmazlıkları uluslararası hukuka göre
çözüme kavuşturmak.
• Yetkili BM organlarına gerekli durumlarda danışma görüşü vermek.

***Divan üyeleri kendi ülkelerini temsil etmezler, bağımsız olmak zorundadırlar.

***Hiçbir devletten ya da kurumdan emir almazlar

***Statü’nün 36. maddesine göre Divan, bir antlaşmanın yorumlanması, uluslar arası hukuka ilişkin herhangi bir sorun, varlığının saptanması durumunda uluslar arası bir yükümlülüğün ihlalini oluşturacak bir olgunun var olup olmadığının belirlenmesi,böyle bir durumda sağlanacak tazminatın niteliği ve miktarına ilişkin tüm hukuksal uyuşmazlıklarda yetkilidir.

***UAD’ın yargı yetkisini kabul etmek isteğe bağlıdır.

***Yetki itirazlarını karara bağlamak da Divan’ın görevidir.

***Yargı yetkisini kabul edip Divan önüne giden devletler için kararları bağlayıcıdır.

***Sadece devletler UAD önünde davaya taraf olabilirler.

Divan’ın yargı yetkisi 4 ayrı şekilde kabul edilebilir:
1. Devletler bir bildirimde bulunarak Divan’ın zorunlu yargı yetkisini önceden kabul edebilirler.

2. Başka bir uluslararası antlaşmanın uyuşmazlık durumunda UAD’ı yetkili kılması durumunda, o hükme çekince koymamış devletler doğan uyuşmazlıklar için UAD’ın yetkisini kabul etmiş olurlar.

3. Devletler bir uyuşmazlık çıktıktan sonra aralarında tahkimname adı verilen bir antlaşma yaparak sorunu Divan’a götürebilirler. Bu durumda, tahkimnamede sorun tanımlanır ve Divan’a cevaplaması için belirli sorular sorulur.

4. Divan’ın yargı yetkisini bu yollardan herhangi biriyle tanımamış olan bir devlet, uyuşmazlığın tarafı olan diğer devletin tek taraflı olarak UAD’a başvurması durumunda eğer Divan önüne gidip uyuşmazlığın özününe ilişkin olarak kendi görüşlerini savunursa, sadece o dava için yargı yetkisini kabul etmiş olur

***UAD, önüne gelmiş olan uyuşmazlıkları Statü’nün 38. maddesinde say›lan kaynakları kullanarak çözer. Bunlar; uluslararası antlaşmalar, uluslararas› teamül (yapı lagelifl) ve hukuk genel ilkeleridir

Sekreterlik ve Genel Sekreter

***Sekreterlik örgütün yönetsel organıdır.

***Başında Genel Sekreter bulunur.

***Genel Sekreter, Güvenlik Konseyi’nin tavsiyesi üzerine Genel Kurul tarafından seçilir.

***Genel Sekreter seçimi zamanla oluşan kural ve geleneklere göre yapılır.

***5 yıllık en fazla iki dönem kuralı bile uygulamada ortaya çıkmış ve Genel Kurul tarafından kural olarak kabul edilmiştir

***Sekreterlik çalışanlarını Genel Sekreter atar.

***Hem Genel Sekreter hem de çalışanlar sadece örgüte karşı sorumludurlar.
.
***99. maddeye göre, Genel Sekreter uluslararası barış ve güvenliği tehlikeye sokacağına inandığı her konuda Güvenlik Konseyi’nin dikkatini çekebilir. Bu yetki MC’de bulunmayan çok önemli bir yetkidir.

***ilk Genel Sekreter Lie 1950 Kore savaşındaki rolü nedeniyle Sovyetler Birliği ile ters düşünce süresi dolduğu zaman tekrar seçilemedi ve 1953’e dek görevi geçici olarak yürüttü

***Hammarskjöld, görevi siyasi olarak en çok geliştiren kişidir denebilir. Genel Sekreter olarak belirli sorunlarda özel temsilci atamak, ara buluculuk yapmak, mekik diplomasisi işletmek gibi adımları ilk kez o attı

***Sekreterlik’ e 102.maddeyle verilen bir başka önemli görev, üye devletlerin yaptıkları tüm antlaşmaları kaydettirmeleri ve bunların yayınlanmasıdır. Burada amaç gizli antlaşmaları önlemek ve dileyen herkesin antlaşmalara ulaşabilmesini sağlamaktır.

ULUSLARARASI BARIŞ VE GUVENLiĞiN KORUNMASI

Ortak Güvenlik Sistemi
Uluslararası barış ve güvenliğin korunması örgütün amaçlarından biri ve en başta gelenidir.

*** “Uluslararası ilişkilerinde” denmesi, 2/7’de sözü edilen iç işlerine karışmama ilkesiyle
bağlantılıdır.

***Toprak bütünlüğü ve siyasal bağımsızlık ile BM ilkeleri ise bu yasak ile korunan değerleri vurgulamaktadır.

***Yasağı kısıtlayıcı bir anlamda yorumlanmaması gerektiği görüşü ağır basar. Bununla birlikte, insancıl müdahale gibi ağır insan hakları ihlallerinin sistematik hâle gelmesi durumunda başvurulan müdahale yollarının bu yasağı ihlal etmeyeceği, çünkü hem toprak bütünlüğü ve siyasal
bağımsızlığın korunması hem de BM ilkelerinin ihlal edilmemesi koşullarını yerine getirdiği görüşleri ileri sürülmektedir

***Yasağın istisnası, 51. madde ile getirilen meşru savunma hakkıdır.

***Üye devletlerden birine başka bir devletten bir silahlı saldırı gerçekleşmesi durumunda,Güvenlik Konseyi harekete geçene kadar, bu saldırıya uğrayan devletin doğal olan tek başına ya da başka devletlerle birlikte kendini koruma hakkı zarar görmez

*Meşru savunma; Hakkının doğal olması önemli bir saptamadır

*Meşru savunma; ortak güvenlik sistemi harekete geçene kadar geçici olarak kullanIlan bir hakt›r.

*Meşru savunma; Saldırıya uğrayan devlet bu hakkını ister tek başına ister başka devletlerle, yani müttefikleriyle kullanabilir.

***NATO gibi askerî savunma örgütleri 51. maddedeki bu hükme dayanarak kurulmuşlardır.

***Konsey VI. ve VII. Bölüm çerçevesinde yetkilerini kullanır. VI. Bölüm uyuşmazlıkların barışçı yollardan çözümüne ilişkindir ve bu çerçevedeki yetkileritavsiyeden ibarettir.

***Konsey, ilk önce 39. maddeye göre barışın tehdit edildiğini, bozulduğunu ya da saldırı eylemi gerçekleştiğini belirler

***Konsey hiç saldırı eylemi belirlememiştir. Bunun en önemli nedeni, Konsey’in diplomatik çözüm yollarını kapatmak, bir tarafı saldırgan ilan ederek onu masadan uzaklaştırmak istememesidir

***1950’de Kore olayında karar verilmesine olanak veren, SSCB’nin Konsey toplantılarını protesto ediyor olmasıydı
.
Barış Güçleri

***Barış güçleri uygulaması BM Antlaşması’nda yazılı olmayan bir yöntemdir.

***II. Dünya Savaşı’ndan sonra küçük gözlemci gruplarla başladı.

***1949’da israil ile komşuları arasındaki ateşkesi gözetmek üzere kurulan BM Ateşkes Gözetim
Örgütü’dür.

***İlk asker içeren barış gücü ise yine Orta Doğu’da, 1956 Süveyş krizinden sonra ateşkesi gözetmek üzere Genel Kurul tarafından oluşturulan BM Acil Durum Gücü (UNEF) olmuştur.

***Amaçları, silahlı çatışma olan bir bölgede daha fazla çatışmayı önlemek, ateşkes varsa bunu gözetmek, askerden arındırılmış bir bölgeyi tutmak, dış müdahaleyi önlemek vb. amaçlardır.

***Barış güçleri ilke olarak yerleştirileceği devletten izin alınarak yerleştirilir. Bu rıza geri alınırsa barış gücü de geri çekilir.

***İlke olarak Konsey’in 5 sürekli üyesinden asker alınmaz.

***Barış gücü meşru savunma dışında kuvvet kullanmaz.

*** Tarafları belli bir çözümü kabul etmeye zorlamaz.

***Misyonun görev tanımını yapmak, süre dolunca gözden geçirmek, değiştirmek veya misyona son vermek, kurucu organın yetkisindedir.

***Tarafsızlığı genel kabul gören tek silahlı güçtür.

***1990’larla birlikte barış gücüne talep arttı, görevleri çeşitlendi ve sivil unsurlarda içermeye başlad›.

***Kanada, Hollanda, Belçika ve Japonya önemli asker katkısında bulunan devletlerdi.
Günümüzde bu ağırlık Hindistan, Pakistan, Ürdün gibi gelişmekte olan devletlere kaymıştır.

***Giderek artan talebin karşılanması ve barış güçlerinin mümkün olan en kısa sürede yerleştirilebilmesi için 1998’den itibaren bir anlaşmalar sistemi kuruldu

İnsan Haklarının Korunması

***BM Antlaşması 7 farklı yerde insan haklarına gönderme yapar. Ama bu göndermeler
“insan haklar› ve temel özgürlükler” derken, hiçbir yerde bunlar› saymaz ya da tanımlamaz.

***En genel biçimde, bu hakların “ırk, cinsiyet, dil ya da din” gözetilmeksizin uygulanması gerektiğini söyler

BM’de bu hükümlere işllerlik kazandırmak için iki tür denetim veya izleme mekanizması
bulunmaktadır.
*Birinci ve daha fazla bilinen tür, belirli konularda hazırlanan sözleşmeler ve güvence mekanizmalarıdır.
* ikincisi ; BM antlaşmasının kendisine dayalı olarak kurulan ve tüm dünyada temel insan hakları ve temel özgürlüklerin sağlanmasını izleyen ‘sözleşme dışı’ yöntemlerdir.

***Sözleşme dışı yöntemleri insan Hakları Komisyonu yürütüyordu. Bu Komisyon ECOSOC tarafından BM Antlaşması gereği kurulmuştu ve birçok önemli belgeye de imza atmıştı.

***Nisan 2001’de ABD sürpriz bir şekilde BM insan Hakları Komisyonu’ndan çıkartılınca ABD’nin bu kuruma yönelik eleştirileri artmıştır.

***BM’ye üye olan her devletin tabi olduğu sözleşme dışı mekanizmalar, BM Antlaşmasının kendisinden kaynaklanan, üstü kapalı yetkiyle oluşturuldu.

***BM’deki insan hakları çalışmalarının ikinci yöntemi, özel konularda sözleşmeler yapılması olmuştur.

***Antlaşma’daECOSOC’a bağlı olarak kurulması öngörülen insan Hakları Komisyonu ilk önce 1948’de insan Hakları Evrensel Bildirisi’ni hazırlamıştır. Daha sonra 1966 Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi ve Ekonomik, Toplumsal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi yapılmıştır.

Bugün BM sisteminde insan haklarına ilişkin toplam 16, “çekirdek” insan hakları sözleşmeleri denilen 8 sözleşme vardır. Bunların ikisi 1966 sözleşmeleridir. Diğerleri şunlardır ;

• 1965 Irk Ayrımının Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi,
• 1979 Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi,
• 1984 işkence ve diğer insanlık dışı Muamelenin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi,
• 1989 Çocuk Hakları Sözleşmesi,
• 1990 Göçmen işçiler ve Ailelerinin Haklarının Korunması Sözleşmesi,
• 2006 Engellilerin Hakları Sözleşmesi.

BiRLEŞMiŞ MiLLETLER-TÜRKiYE iLiŞKiLERi

Türkiye’nin BM içindeki tutumu üç dönem;
1. Kuruluştan 1960’ların başına kadar kayıtsız şartsız bir biçimde Batı’yla birlikte hareket etmiştir.
2. Kıbrıs Sorunu’nda müttefiklerinin tutumundan dolayı hayal kırıklığına uğramış ve kayıtsız şartsız Batı’yla birlikte hareket etmeyi bırakmıştır.
3. 1990 sonrasında, BM’nin tekrar canlanmaya başlamasıyla birlikte Türkiye de daha faal bir üye olmuştur.

***Türkiye 18 Mayıs 2011’de 2015-16 dönemi için Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine bir kez daha aday olmuştur.

***Türkiye bunlardan birincisinde kararı ilk uygulayan devletlerden biri olmuş, ikincisine ise asker göndermiştir.

***2005’te Genel Sekreter’in gözetiminde ispanya ile birlikte Medeniyetler ittifakı girişimini başlatmıştır. Bu girişim çerçevesinde oluşturulan Dostlar Grubu ABD’nin de katılımıyla 2010’da 120 devlete ulaşmıştır.

***Güvenlik Konseyi’nin zorlama önlemi niteliğindeki ilk operasyonu olan Kore’deki operasyona Türkiye tugay seviyesinde katılmış, 1950-53 aras›nda dönüşümlü olarak 15.000 personel görevlendirmiştir.

***ikinci olan 1990 Kuveyt’in işgaline karşı yapılan operasyonda da Türkiye ön safta yer alan devletlerden biri olmuş ama asker katkısında bulunmamıştır.

*** İnsan hakları konusunda ise Türkiye 2000’lerde atılım yapmış görünmektedir.

*** O zamana kadar taraf olmadığı çekirdek BM insan hakları sözleşmelerine 2000’lerde taraf olmaya başlamıştır.

***1979 Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ne

***1985’te, 1984 işkencenin Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi’ne ise 1988’de zaten taraf olmuştu.

***1989 Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne ise 1995’te taraf olmuştur.

***1972’de imzaladığı 1965 Irk Ayrımı Sözleşmesi’ni 2002’de, 1966 ikiz Sözleşmeleri
2003’te onaylamıştır.

***1990 Göçmen işçiler Sözleşmesi’ne 2004’te, 2006 Engellilerin Hakları Sözleşmesi’ne ise 2009’da taraf olmuştur

Temelde bu üç nedenle Türkiye sözleşmelere uzun süre taraf olmamıştır.

*Türkiye, self-determinasyon hakkının her iki sözleşmeye de konulmasına karşıydı ve bu tekliflere ret oyu vermişti
*Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesinde isteğe bağlı bir bildirimle olsa dahi bireysel başvuruya izin verilmesine Türkiye karşıydı.
*Ayrıca azınlıklara ilişkin 27. maddeye de karşıydı.

***Türkiye 2006′da insan Hakları Konseyi kurulurken oluşturulan bir başka mekanizma olan Evrensel Periyodik inceleme (Universal PeriodicReview) çerçevesinde 2010’da incelenmiştir


/////////////////////// 3. ÜNİTE ///////////////////////



Kolektif Güvenlik Örgütleri:

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü,
Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü(North AtlanticTreatyOrganization NATO)

Bir Soğuk Savaş ittifakı olarak doğmuş, 40 yıl boyunca ABD ve SSCB arasındaki ideolojik bölünmenin ve bu çerçevede ortaya çıkan “dehşet dengesi” olgusunun sembollerinden biri olmuştur.Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra, SSCB’nin ve Varşova Paktı’nın olmadığı bir dünyada “düşman”sız kalan NATO, kendisini “yeni dünya düzeni” olarak adlandırılan Soğuk Savaş sonrası uluslararası ortama adapte etmeye çalışmıştır.NATO 1991 ve 1999’da kabul ettiği stratejik konseptlerle yeni görev alanları benimsemiş ve evvelce Kuzey Atlantik bölgesi olarak tanımlanan coğraş alanın dışında da hareket etmeye başlamıştır.1990’larda Balkanlar’da gerçekleştirilen askerî harekâtlar bu yeni yaklaşımın ilk uygulamaları olmuştur.Nükleer/konvansiyonel silahlarla donanma nasıl paylaşılacaktı? Özellikle nükleer ve kimyasal silahların terörist grupların ve istenmeyen ülkelerin eline geçmesi nasıl engellenecekti? Güvenlik sorunları ve bunların ortadan kaldırılmasına yönelik girişimler 20 yıllık süreçte Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıştır

KUZEY ATLANTiK ANTLAŞMASI ÖRGÜTÜ

II. Dünya Savaşı’nın bitmesi (1945), 1930’ların başlarından itibaren tüm dünyayı etkileyen çatışma
ve istikrarsızlık ortamının nihayet son bulacağı yönündeki ümitlerin yeşermesine yol açmıştır. Fakat bu iyimser beklentiler kısa sürede yerini belirsizlik ve karamsarlığa bırakmıştır.Doğu Bloku ülkeleri ile Batı ittifakı (NATO) arasında 1947’den 1991’e kadardevam etmiş olan uluslararası siyasî ve askerî gerginlik Soğuk Savaş olarak adlandırılır.Faşizm tehlikesi nedeniyle nihai hesaplaşma sürecini erteleyen iki ideolojinin ve onların en güçlü temsilcilerinin yani ABD ve SSCB’nin yeni bir güç mücadelesine girmelerine, uluslararası sistemde iki kutupluluğa dayanan bir yapının doğmasına ve Soğuk Savaş olarak isimlendirilen yeni bir tür gerginliğin başlamasına neden olmuştur.Batılı devletler, Bolşevik Devrimi sonrasında yaşanan iç Savaş esnasında “devrimi evinde boğma”ya çaba göstermişler..Savaş sırasında ABD ve ingiltere’yle varılan uzlaşmanın aksine, SSCB tarafından Nazilerden kurtarılan ülkelerde demokratik seçimlerin yapılmaması ve komünist partilerin zorla iktidarı ele geçirmeleri, ABD ile SSCB arasındaki ilişkilerin kopma noktasına gelmesine yol açmıştır.

Sonucu ise iki devletin kendi ekonomik, siyasal, askerî ve ideolojik alt-sistemlerini yaratarak Soğuk Savaş’ı başlatmaları olmuştur. işte NATO bu mücadele ortamının doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
Soğuk Savaş’ın başlaması açısından en önemli örneği, Müttefiklerin
Savaş sonrasında uluslararası sistemini şekillendirdikleri uluslararası konferanslarda ve özellikle Yalta ve Potsdam Konferanslarındaki görüş ayrılıklarıydı.Bu konferanslarda iki ülke arasında beliren anlaşmazlıklar ve bu anlaşmazlıkların en önemlisini oluşturan “işgalden kurtarılan ülkelerin nasıl yönetileceği sorunu” Savaş
ertesinde ilişkilerin bozulmasında çok önemli bir rol oynamıştır.

Yalta ve Potsdam Konferansları
4-11 şubat 1945 ta-rihleri arasında Stalin, Roosevelt ve Churchill’in katılımıyla gerçekleştirildi. Konferansta ele alınan konuların özellikle üçü önemlidir
+ DumbartonOaks Konferansı’nda ele alınan Birleşmiş Milletler örgütü konusu görüşülerek, büyük devletlere Güvenlik Konseyinde sürekli üyelik ve veto yetkisi verilmesi kararlaştırılmıştır
+ Almanya’nın 4 işgal bölgesine ayrılması kararlaştırılmıştır.
+ Polonya hükümeti sorunuydu.

Yalta Konferansı sonrasında egemen olan iyimser hava 1945 ilkbaharından itibaren tedrici bir biçimde bozulmaya başlamıştır. Almanya’nın şilen ikiye ayrılması sürecinin başlaması ve SSCB tarafından işgal edilen ülkelerde komünistlerin aşamalı olarak iktidarı ele geçirmeleri, buna ek olarak özellikle ekonomik çöküntü nedeniyle italya’da ve Fransa’da komünist partilerin güçlenmeye başlamaları, ABD ve SSCB’nin liderlik ettiği bloklar arasındaki ayrışma sürecinde büyük rol oynamıştır.Berlin Bunalımı SSCB ile ABD’nin çok açık bir biçimde karşı karşıya geldikleri bir olay olmuş, bir anlamda Soğuk Savaş’ın başlangıcını teşkil etmiştir.

Berlin Bunalımı kadar, 1947’de yaşan iki önemli olay daha Soğuk Savaş’ın artık tüm boyutlarıyla ortaya çıktığının göstergesiydi. Bunlardan ilki, 12 Mart 1947’de ABD Başkanı Harry Truman’ın ilan ettiği Truman Doktrini’dir.

Diğer bir gelişme ise ekonomik sorunlarının ortadan kalkmaması Marshall Planı adıyla anılacak olan Avrupa’nın Yeniden İmarı Planı’nı ilan etmesidir. Plan’a dahil olan 16 ülkeye altı yıl boyunca yaklaşık 20 milyar dolar tutarında ayni yardım yapmış, böylece Batı Avrupa’nın II. Dünya Savaşı’nın getirdiği çöküntü ortamından kurtulmasını ve siyasi istikrara kavuşmasını sağlamıştır.

Savaş sonrası Avrupa’nın yeniden yapılandırılması için Marshall Planı çerçevesinde Avrupa Ekonomik işbirliği Örgütü (OECC) kurulmuş,örgüt sonradan Ekonomik işbirliği ve Kalkınma Örgütü’ne (OECD) dönüşmüştür.
1949’da Kuzey Atlantik Antlaşması’nın imzalanmasıyla Brüksel Antlaşması Örgütü veya Batı Birliği’nin yükümlülüklerini yürütme görevi NATO’ya devredilmiştir. 1954 Paris Anlaşmaları ile Federal Almanya Cumhuriyeti ve italya, Brüksel Antlaşması’na taraf olmuşlar ve örgütün adı Batı Avrupa Birliği olarak değiştirilmiştir.

ABD= Vandenberg Kararı’ndan sonra yeni bir güvenlik örgütü kurma yolunda görüşmeler yapılmaya başlanmıştır. Birkaç ay süren görüşmeler sonucunda NATO’nun kurulmasını sağlayan Kuzey Atlantik Antlaşması üzerinde uzlaşıya varılmıştır. 4 Nisan 1949’da 12 devlet tarafından bağıtlanan bu antlaşmayla Soğuk Savaş’ın ilk örgütlü askerî bloku oluşturulmuştur.Böylece, ABD Avrupa’ya güvenlik getirme karşılığında uluslararası sistemin bueski merkezini askerî kontrolüne almış, üye devletlerdeki askerî yapılanmasının zeminini hazırlamıştır.


NATO’NUN YAPISI VE YÖNETiMi

NATO’nun en yetkili karar organı Kuzey Atlantik Konseyi’dir. Konsey’de Daimi Temsilci tarafından temsil edilir.Daimi Temsilciler,kendilerine bağlı siyasi ve askerî kurmay heyeti ile birlikte çalışmalarını yürütürler. Yılda iki kez ya da gerek görüldüğünde daha sık olmak üzere Konsey, Dışişleri Bakanları düzeyinde toplanmaktadır.

+Konseyde kararlar oybirliği ile (konsensüs/uzlaşma usulü) alındığından, her üyenin veto yetkisi vardır.
+Konseyin toplantılarına NATO Genel Sekreteri başkanlık etmekte
+NATO’nun en üst düzeydeki memuru olan Genel Sekreterdir

NATO’nun en üst düzeydeki memuru olan Genel Sekreter,NATO’da danışma ve karar alma süreçleri ile kendisine bağlı olarak çalışan Uluslararası Personel’in genel idaresinden sorumludur ve örgütün sözcüsüdür.

Uluslararası Personel ise birer Genel Sekreter Yardımcısının başkanlığındaki 5 ana birimden oluşur..
1)Siyasal işler,
2)Savun-ma Planlama ve Harekatlar,
3)Savunma Destek,
4)Lojistik ve Sivil Savunma Planlaması,
5)Bilim ve Çevre işleri

NATO’nun kurumsal yapısından ayrı fakat örgüt içi işbirliği ve danışma bakımından yardımcı kuruluşlar olarak NATO Parlamenterler Asamblesi ve Atlantik Antlaşması Konseyi(uluslararası dernek) faaliyet göstermektedir.
1995’te kurulan Asamble, NATO üyelerinin parlamentolarından gelen temsilcilerden oluşur.Asamble’ye 9 Türk parlamenter katılmaktadır.1954’te kurulan Dernek ise bir hükûmet dışı örgüt olarak NATO eylem ve amaçla-
rının desteklenmesi çerçevesinde yayın, toplantı vb. faaliyet gösterir.

====Sivil Yapı=====
+Savunma Planlama Komitesi
+Daimi Temsilciler’den oluşur
yılda iki kez Savunma Bakanları düzeyinde toplanarak ortak savunmayla ilgili en önemli konuları görüşür.
Komite, kendi alanıyla ilgili olarak NATO’nun askerî yetkililerine görüş ve öneriler sunmaktadır.Komiteye kurmaylık hizmeti veren başlıca alt birim Savunma inceleme Komitesidir

Nükleer Planlama Grubu

NATO üyelerinin Savunma Bakanları’ndan oluşmakta olup, nükleer silahlar ve maddelerle ilgili konuları ele almaktadır.NATO Genel Sekreteri başkanlığında toplanan grubun çalışmaları için ön hazırlığı, kendisine bağlı bir alt komite olan Kurmay Grubu (StaffGroup) yapar.

====Askerî Yapı======
Askerî yapının en üstünde Askerî Komite(MilitaryCommittee) yer almaktadır.Konsey ve Savunma Planlama Komitesi’ne bağlı çalışmaktadır.Komiteye bağlı olan Uluslararası Askerî Personel ise Haberalma, Harekât, Plan ve Politika, işbirliği ve Bölgesel Güvenlik ile Lojistik gibi alt birimlerden oluşmaktadır.2002’den sonra ise biri operasyonel diğeri işlevsel olmak üzere iki stratejik komutanlık biçiminde örgütlenmeye geçilmiştir. Buna göre operasyonel komutanlık,SACEUR’un komutasındaki Müttefık Harekât Komutanlığı’dır
(AlliedCommandOperation-ACO)ACO, ittifakın gerek Avrupa gerekse Atlantik bölgesindeki tüm
harekâtlarından sorumlu olan komutanlıktır.Bu komutanlığa bağlı olarak, merkezi Hollanda’da bulunan Kuzey Müşterek Kuvvet Komutanlığı ile merkezi italya’da bulunan Güney Müşterek Kuvvet Komutanlığı kurulmuştur.

NATO’nun askerî kapasitesinin yeni koşullar uyarınca dönüştürülmesinden sorumlu olan -işlevsel- komutanlık ise merkezi Norfolk, Virginia’da (ABD) bulunan Müttefik Dönüşüm Komutanlığı’dır

NATO’da Karar Alma Mekanizması
Karar aşamasında, “sessizlik süreci” olarak isimlendirilen bir süre zarfında hiçbir üye itirazını dile getirmezse, o karar alınmış sayılır.Bu her üyenin karar alma sürecinde “veto” hakkına sahip olduğu anlamına gelir

TÜRKİYE’NİN NATO ÜYELİĞİ

1953’e kadar geçen dönem
Türkiye’nin bu yöndeki bitmez tükenmez çabalarına sahne olmuştur. Türkiye’nin
NATO üyesi olma çabasının temel nedenleri ise şu şekilde özetlenebilir:
• 1945 Sovyet notalarının da büyük etkisiyle SSCB’den tehdit algılanması sonucu NATO üyeliğiyle ulusal güvenliğin sağlanabileceği düşüncesi.
• Türk egemen elitinin NATO üyeliğini cumhuriyetin ilanından beri benimsenen Batıcı dış politikanın doğal bir sonucu olarak görmesi.
• Türkiye’nin Truman Doktrini ve Marshall Planı çerçevesinde ABD’den almaya başladığı ekonomik ve askerî yardımların NATO’ya üye olunması halinde devam edeceği hatta daha da artacağı inancı.
• II. Dünya Savaşı sonrasında liberal şkirlerin Türk aydınları arasında kök salması sonucunda kamuoyunda NATO üyeliğinin bu ideolojik değişimin doğal bir uzantısı olarak görülmesi.
• Türkiye’nin sosyo-ekonomik gelişimine paralel bir biçimde oluşan ulusal burjuvazinin Batı ile bütünleşmeyi ve bu bağlamda NATO üyeliğini desteklemesi

NATO’nun kurulmasından ve kendisinin üye olamamasından sonra Türk hükûmeti nihai hedef olan NATO üyeliğini hem sağlayabilmek hem de belirli ölçüde ikame edebilmek için Dönemin Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak tarafından ortaya atılan alternatif bir Akdeniz Paktı’nın kurulmasıydı.Türkiye’nin bu girişimi ABD’den gerekli desteği sağlayamaması nedeniyle kısa sürede gündemden düşmüştür.

Daha sonra NATO üyeliğini sağlamak için yeniden girişimde bulunmak isteyen hükûmet 11 Mayıs 1950’de üyelik başvurusu yapmıştır. Ardından Türkiye’nin NATO üyeliğini sağlama yolunda attığı ilk adım Kore’ye asker göndermek olmuştur. Menderes hükûmeti Kore Savaşı’nı Türkiye’nin “Hür Dünya” ile birlikte yer alarak NATO üyeliğinin sağlanması açısından kaçırılmaması gereken bir fırsat olarak görmüştür. Bukararın alınmasından bir hafta geçmeden Türkiye 1 Ağustos 1950’de ikinci başvurusunu yapmıştır.Türkiye NATO üyeliğinin yerini alacak bir Akdeniz Paktıdır.Akdeniz savunma planlamasına katılımını içeren notayı kabul ettiğini bildirmiştir

Kominform:
Dünya komünist partileri arasında işbirliği ve dayanışma sağlamak amacıyla Sovyetler Birliği Komünist Partisi önderliğinde kurulan Kominterndir.SSCB, Bulgaristan, Macaristan, Çekoslavakya, Polonya, Romanya, Yugoslavya, Fransa ve İtayla

NATO Bakanlar Konseyi toplantısında 18 şubat 1952’de Türkiye ve Yunanistan NATO üyesi oldular.

NATO’nun Genişlemesi

4 Nisan 1949’da Washington’da imzalanan Kuzey Atlantik Antlaşması ile kurulan NATO’nun 12 kurucu üyesi bulunmaktaydı.Bu ülkeler; ABD, Kanada, ingiltere,Hollanda, Belçika, Lüksemburg, Fransa, Norveç, Danimarka, Portekiz, İzlanda ve İtalya idi.Türkiye ve Yunanistan 1952 yılında NATO’ya katıldılar.NATO, 1982 yılında İspanya’yı üyeliğe kabul etti.

NATO’nun Görev Alanı içlerinden birine ya da birkaçına karşı gerçekleşecek bir silahlı saldırıyı,örgüte üye tüm taraflara yönelik bir saldırı olarak kabul ederek, BM şartı’nda ifade edildiği hâliyle bireysel ya da kolektif meşru savunma haklarını kullanacaklardır. Aynı antlaşmanın 6. maddesine göre ise Örgütün görev alanı, üye devletlerin ülkeleri (toprakları, karasuları, hava sahaları) ve bunların Yengeç Dönencesi’nin kuzeyinde kalan adalarını, uçak ve gemilerini kapsamaktadır.

NATO’nun, antlaşmada tarif edilen bu alan dışında çeşitli eylemleri ya da girişimleri olmuştur. Bu ise alan dışılık sorunu olarak bilinmektedir. ilk kez 1958Lübnan müdahalesi sırasında ortaya çıkmıştır.Yeni Stratejik Konsept’le petrol gibi temel kaynakların akışının engellenmesi gibi yaşamsal çıkarlar söz konusu olduğunda görev alanı dışında müdahale edilebileceği benimsenmiştir

Barış için Ortaklık

BiO projesi, 1994 Brüksel Zirvesi’nde açıklanmıştır. Projenin genel amacı, Soğuk Savaş’ın ardından Avrupa’da ortaya çıkan güç boşluğunu NATO temelinde gidermektir.2012 itibariyle BiO programının 22 ortağı bulunmaktadır.

NATO-Akdeniz Diyaloğu Girişimi
Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra Akdeniz’deki güvenlik ve işbirliği konularına da ağırlık vermeye başlayan NATO 1994’te “Akdeniz Diyaloğu” girişimini başlatmıştır yedi üyesi bulunur

NATO-AB ilişkileri

AB, siyasal ve ekonomik bütünleşmenin yanı sıra askerî alanda da bir bütünlük oluşturma çabasına girişti.
Bu konudaki başlıca gelişme, 1991’de imzalanan Maastricht Antlaşması’nda,Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikası oluşturulması ve bunun için de uzun zamandır işlevsiz olan Batı Avrupa Birliği’nin(BAB) görevlendirilmesidir.
1992’de alınan kararlarla (Petersberg Görevleri) BAB’ın, barış gücü, kriz önleme, insani yardım operasyonlarında yer alması kabul edildi. Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği (AGSK) anlayışı dâhilinde NATO,AB ve BAB’ın ortak politikalara yöneldiği bu süreçte, operasyonel güçten yoksun olan BAB’ı güçlendirmek amacıyla NATO’nun girişimiyle 1994’te Birleşik Ortak Görev Gücü oluşturulması kararlaştırıldı.

Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası’ NATO’ya üye olup AB üyesi olmayan, dolayısıyla siyasi karar alma
mekanizmasının dışında yer alan Türkiye için önemli bir sorun olmuştur.2002’deki AB Kopenhag Zirvesinde, Kıbrıs adasının AB Acil Müdahale Gücü’nün görev alanı dışında bırakılması koşuluyla Türkiye AGSP’nin NATO imkân ve kabiliyetlerinden yararlanması önündeki itirazını kaldırmıştır.

NATO’nun Lizbon Zirvesi ve Yeni Stratejik Konsept
• Güvenlik Çevresi
• Savunma ve Caydırıcılık: (Söz konusu karar gere-ği Malatya’da bir NATO radar tesisi kurulmuştur)
• Kriz Yönetimi:
•işbirliği Yoluyla Güvenlik Bu başlık altında, Silahlanma Denetimi, Silahsızlanma ve
Kitle imha Silahlarının Yayılmanın Önlenmesi,
• Reform ve Dönüşüm:
Lizbon’da yayınlanan Zirve Bildirisi’nde yer alan ve yeni Stratejik Konsept’te benimsenen hususlar dışındaki en önemli konu Afganistan’da yürütülmekte olan NATO operasyonu oldu.
Lizbon Zirvesi’nde alınan kararlar, 20-21 Mayıs 2012 tarihinde gerçekleştirilen Chicago Zirvesi’nde de teyit edilerek, bu kararlar doğrultusunda yapılan çalışmalar gözden geçirildi. Bu zirve sonrasında yayınlanan bildiride, ayrıca, “Arap Baharı” olarak adlandırılan sürecin yakından izlendiği de ifade edildi.


KOLEKTiF GÜVENLiK ANLAŞMASI ÖRGÜTÜ

SSCB’nin dağılmasının ardından, eski Sovyet coğrafyasında güvenliğin sağlanması konusunda en önemli rolü “ardıl devlet” sıfatıyla Rusya Federasyonu oynamıştır.
RF, ilk olarak 7 Mayıs 1992’de kendi ordusunu kurmaya girişmiştir.
Yanı sıra 15 Mayıs 1992’de BDT Devlet Başkanları tarafından Taşkent’te Kolektif Güvenlik Antlaşması imzalanmıştır. 5 yıllık bir süre için imzalanan bu anlaşma, 4. maddesinde düzenlenen “taraşardan birine yönelecek saldırının, tüm taraf devletlere yönelmiş olacağının kabul edilmesi” ilkesi nedeniyle tipik bir ortak savunma (ittifak) örgütü niteliği taşımaktadır.
Yakın çevre: SSCB’ninyıkılmasının ardından Rusya Federasyonu (Baltık devletleri dışındaki) eski
Sovyet coğrafyasını yaşamsal çıkar alanı ilan etmiştir. Zira, bu coğrafyadaki gelişmeler RF’nu ekonomik, askerî ve toplumsal açılardan doğrudan etkilemektedir. Söz konusu gelişmeleri denetlemek amacını güden dış politikaya “yakın çevre” (nearabroad) adı verilmiştir.

KGAÖ, 7 Ekim 2002 tarihinde altı Bağımsız Devletler Topluluğu ülkesi (Rusya Federasyonu, Kazakistan,
Kırgızistan, Tacikistan, Beyaz Rusya ve Ermenistan) tarafından kurulan askeri ittifaktır. ittifaka 2006’da Özbekistan’da katılmıştır.
Özellikle, ABD’nin terörizme karşı verdiği savaş eliyle bölgeye girmesi, üye devletleri daha sıkı işbirliğine yöneltmiştir. 14 Mayıs 2002’de Moskova toplantısında Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü (KGAÖ)’nü kurma kararı alınmıştır.

Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün Yapısı ve Yönetimi


KGA֒den söz ederken ilkin bunun askerî bir ittifak olduğunun altını çizmek gerekir.
Kolektif Güvenlik Antlaşması’nın 4. maddesi tıpkı NATO’nun 5. maddesi gibi düzenlenmiştir: “Taraf devletlerden biri bir devlet ya da devlet grubunun saldırısına uğradığında, bu saldırı tüm üye devletlere yapılmış sayılacaktır”. KGA֒ne, 2 Aralık 2004’te BM Genel Kurulu tarafından gözlemci statüsü tanınmıştır.
Kolektif Güvenlik Konseyi (KGK), devlet başkanlarından oluşan örgütün en üst düzey organıdır.
Örgütün gündemini belirler, amaçlarına ulaşabilmek ve üye devletler arasında eşgüdüm sağlayabilmek için kararlar alır.
Konsey aynı zamanda KGAÖ şartı’nın yorumlanması konusunda üye devletler arasında çıkacak olası yorum farkları karşılıklı bilgi alış verişi ve görüşmeler yoluyla giderilemediği durumlarda buna son verecek tek organdır.

KGK yılda iki kez toplanır. Toplantılara dışişleri ve savunma bakanlarıyla, güvenlik konseyi başkanları, KGAÖ Genel Sekreteri, üye devletlerin ilgili temsilcileri ile davetliler katılırlar.KGK’ye ülkesinde toplantı yapılan devlet başkanı başkanlık eder.Danışma ve Yürütme Organları, Dışişleri Bakanları Konseyi, Savunma Bakanları Konseyi ve Güvenlik Konseyi Sekreterleri Komitesi’nden oluşur.Bir başka danışma ve yürütme organı da Daimi Konseydir. Daimi Konsey üye devletlerin ulusal prosedürleri uyarınca atanmış tam yetkili temsilcilerinden oluşur.
Askerî ve Güvenliğe Özgü Organlar, Ortak Karargâh, Devletlerarası Askerî-Ekonomik işbirliği Komisyonu ve Yasadışı Göçle Mücadele Eşgüdüm Konseyi’dir.

Sekretarya örgütün diğer organlarının işleyişine ilişkin hizmet sunar. Daimi Konsey’le birlikte karar taslaklarını ve örgütün diğer organlarının belgelerini hazırlar.Nihai olarak KGK tarafından onaylanacak örgütün bütçesinin taslağını hazırlama görevi de sekretaryadadır. Sekretarya Moskova’dadır.En üst düzey yöneticisi Genel Sekreter,üye devlet vatandaşları arasından DBK’nın önerisi üzerine KGK tarafından üç yıllığına atanır.
Bu görevi 2003’ten bu yana üç dönemdir Rus generalNikolayBorduja üstlenmektedir

Parlamentolararası Asamble,
BDT içerisinde üye devletlerin yasama organları arasında eşgüdümü sağlamak ve işbirliğini arttırmaya yönelik bir yapılanma 1999’da sağlanmıştır.
Asamble’nin, uyuşturucu ticareti ve terörizme karşı mücadele konularında çaba sarf etmesi öngörülmüştür.
Asamble üye devletlerin parlamenter temsilcilerinden oluşur.
Üç daimi komisyonu vardır: Savunma ve güvenlik konuları; siyasi konular ve uluslararası işbirliği;sosyo/ekonomik ve hukuki konular.
Parlamento toplantılarını St. Petersburg’ta yapar.

KOLEKTiF GÜVENLiK ANTLAŞMASI ÖRGÜTܒNÜN İŞLEVi
Üç alanda etkinlik yürüttüğü söylenebilir:
Üye devletlerin dış politikalarında uyum,
savunma politikalarında eşgüdüm sağlamak
askerî konularda işbirliği yapmak
Örgütün izlediği politikalar değerlendirildiğinde özellikle başka iki uluslararası örgütle
işbirliğine önem verdiği göze çarpmaktadır.
Bunlardan biri NATO, diğeri de Şanghay İşbirliği Örgütü’dür
KGA֒nün de en temel kaygılarından birinin uluslararası terörizm olduğu söylenebilir
Son askerî bölge Merkezî Asya’dır. Bu bölge RF dışında Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan
ve Tacikistan’ı kapsar.


//////////////// ÜNİTE 4 /////////////////////

ULUSLARARASI PARA FONU

II. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulacak, uluslararası ekono-mik sistemin temelini oluşturan BrettonWoods Anlaşması’nın 22 Temmuz 1944 tarihinde imzalanmasının ardından 27 Ara-lık 1945 tarihinde Uluslararası Para Fonu (International Mone- taryFund: IMF) faaliyetlerine başlamıştır. Gerçekleştirdiği ilk mali yardımda 1947 yılında Fransa’ya 25 milyon dolar kredi sağlamıştır. Başlangıçta 29 ülkeyle yola çıkan IMF bünyesin-de Doğu Bloku ülkeleri yer almamıştır. Türkiye de 11 Mart 1947 tarihinde IMF’ye katılmıştır.

Uluslararası parasal sistemin merkezinde yer alan ABD doları re-zerv para olarak uluslararası ödemelerin gerçekleşmesini sağlamıştır. Ancak 1963′te başlayan Vietnam Savaşı ile ABD’nin Soğuk Savaş harcamaları ekonomik yapısının bozul-masına yol açmıştır. ABD doları, BrettonWoods Sistemi’nin temelinde yer aldığı için, doların değeri ulusal para sistemleri için büyük bir önem kazanmıştır. ABD dolarına olan güvenin azalmaya başlaması sonucunda 1971 yılında doların altınla olan bağlantısının kesilmesiyle sistem fiilen çökmüştür.
1970′lerden itibaren dünya ekonomisinde başlayan yeni küreselleşme döne-minde IMF’nin de yeni görevleri olmuştur.

Buna göre uluslararası eko-nomik sistemle entegre olan ülkelerde:
Mali disiplin sağlamalı,
Özel mülkiyet korunmalı,
Kamu harcamaları azaltılmalı,
Kamu teşebbüsleri özelleştirilmeli,
Vergi reformu gerçekleştirilmeli,
Ticaret serbestleştirilmeli,
Finansal reform gerçekleştirmeli,
Uluslararası ticaretin önündeki engeller kaldırılmalı,
Sermaye hareketleri serbest bırakılmalı,
Yoksul ülkelere yardımcı olmalıdır.

1989 yılında Berlin Duvarı’nm yıkılışı ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla IMF artık küresel bir örgüt hâline gelmiştir. Böylece IMF’nin görevleri arasına eski Doğu Bloku ülkelerinin kapitalizme geçiş sürecini yönetmek/yönlendirmek de gir-miştir.

Yapısı ve Yönetimi:

2012 yılında 187 ülke IMF üyesidir. IMF, Birleşmiş Milletlerin uzmanlık kuruluşlarından birisidir. Buna karşılık idari ve mali açıdan bağımsız bir örgüt olarak faaliyet göstermektedir. IMF bir Fon olduğu için her üye bu fona katkıda bulunur. Bu da Fonun sermayesini oluşturur. Üyelerin sermayeye katılım paylarına kota denir. Kota hem IMF’nin yönetimine katılımlarını hem de üyelerin Fon kaynaklarından yararlanmasında temel kriter olarak kullanılmaktadır. Üyelerin Fon sermayesine katkıları, ulusal gelirleri, dış ticaret hacimleri, döviz rezervleri, ihracat çeşitliliği ile dış ödemeleri göz önünde bulundurularak belirlenir.

Yönetim Kurulu (Guvernörler Konseyi)

IMF’nin en üst karar alma organıdır. Her ülke bir guvernör ve alternatifini seçerek konseye gönderir. Genelde üye ülkelerin maliye bakanları ve merkez bankası başkanları bu görevi yüklenirler. Guvernörler Konseyi, IMF’nin Kurucu Anlaşması’nm yorumlanması ile ilgili konularda nihai hakemdir. İcra Direktörleri Kurulu üyelerini atma yetkisine sahiptir.
IMF ve Dünya Bankası Grubu Yönetim Kurulu yıllık toplantıları Eylül veya Ekim ayında gerçekleşir. Toplantılar, alışıldığı için iki yıl üst üste Washington’da, üçüncü yıl başka bir üye ülkede gerçekleştirilmektedir. Yıllık toplantıları her yıl üyeler arasından dönem başkanlığı esasına göre bir Guvernör başkanlığında gerçekleşir.

Bakanlar Komitesi

IMF Yönetim Kurulu’na tavsiyelerde bulunan iki bakanlar komitesi bulunmaktadır: Uluslararası Para ve Finans Komitesi (IMFC) ve Kalkınma Komitesi. IMFC 187 guvernör arasından seçilen 24 üyeden oluşur. IMFC bir yılda iki kez toplanır. Komite, küresel ekonomiyi etkileyen ortak konularda Guvernörler Konseyi’ne tavsiyelerde bulunur. Kalkınma Komitesi ise yükselen ve gelişmekte olan ülkelerde ekonomik kalkınma ile ilgili konularda IMF ve Dünya Bankası Guvernörler Konseyine danışmanlık yapmakla görevlidir. Bu komitede de genellikle finans ve kalkınma bakanlarından oluşan 24 üye vardır.

İcra Direktörleri Kurulu

İcra Kurulu IMF’nin günlük işlerini yürütür. 187 ülke Kurulda 24 üye ile temsil edilir. En yüksek kotaya sahip 5 ülke birer temsilci bulundururken diğer ülkeler, iki yılda bir grup temsilcilerini seçerek gönderirler.
Kurul, Guvernörler Konseyi’nin yetki verdiği alanlarda faaliyet gösterir. İcra Direktörleri Kurulu 5 yıllık bir dönem için IMF Başkanı’nı (Genel Direktör) seçer. Başkanın oy hakkı yoktur. Fonun Guvernörler Konseyi ve İcra Kurulunda kararlar oy çokluğu ile alınır. Ancak Fonun yapısında yapılacak değişiklikler, yeni üyelerin katılımı, kota miktarlarında değişiklik gibi önemli konularda toplam oy gücünün %85′i aranmaktadır. Bu durum ABD’ye %15′ten fazla oy gücüne sahip olması nedeniyle adeta bir veto olanağı yaratmaktadır.

Amaçları ve Fonksiyonları

IMF’nin temel amacı, uluslararası parasal ve finansal sistemin istikrarını sağlamaktır. Dolayısıyla uluslararası finansal sistemi etkileyecek krizlerin etkilerini azaltabilmek için üye ülkeler ile birlikte çalışır, onlara yardımcı olur. Fonun amaçları IMF’yi kuran Anasözleşme’nin 1′nci maddesinde;
-Uluslararası parasal işbirliğini teşvik etmek,
-Uluslararası ticaretin dengeli büyümesini ve yaygınlaşmasını kolaylaştırmak,
-Kur istikrarını desteklemek,
-Çok taraflı bir ödemeler sistemi kurulmasına yardım etmek,
-Ödemeler dengesi güçlükleri yaşayan üyelere yeterli koruma önlemleriyle beraber kaynaklar sunmak olarak belirtilmiştir.

IMF Ana sözleşmesi’yle Fona, üye ülkelerin ödemeler dengesi açıklarını azaltılmasını sağlama, dış ödeme güçlüğü çeken ülkelere finansal destek verme, döviz kurlarında istikrarı teşvik etme, üyelerin devalüasyona başvurmalarına engel olma, dövize ilişkin işlemleri serbest bıraktırma ve çok taraflı ödemeler sistemi kurma görevleri verilmiştir.
IMF’nin üye ülkeler, bölgesel ekonomiler ve küresel ekonomi üzerine temel ra-porları yılda iki kez yayımlanan Dünya Ekonomik Görünüm, Bölgesel Ekonomik Görünüm ve Küresel Finansal İstikrar Raporu’dur

IMF, özellikle dört alanda teknik yardım ve eğitim sağlar:
-Para ve maliye politikaları, para politikası araçları, bankacılık sisteminin de-netim ve yeniden yapılandırılması ve merkez bankalarının yapısal gelişimi,
-Maliye politikası ve yönetimi (vergi ve gümrük politikaları ve yönetimi, büt-çe hazırlama, harcama yönetimi, sosyal güvenlik ağlarının tasarımı, iç ve dış borç yönetimi vb.)
-İstatistiksel verilerin gerçeği yansıtması,
-Ekonomik ve mali mevzuat.

IMF Kaynaklarından Yararlanma

IMF kredileri, üye ülkelerin ödemeler dengesi sorunlarının çözümüne yardımcı olmak ve ekonomilerin istikrara ve sürdürülebilir bir ekonomik büyüme seviye-sine kavuşabilmesi amacıyla verilir. Burada amaç ülkenin uluslararası ödemelerini gerçekleştirebilmesidir. IMF, üyelerine sunduğu kaynaklar:
IMF üyelerinin kota ödemelerinden,
Altın varlıklarının satışından,
Verilen kredilerden elde edilen faiz gelirlerinden oluşmaktadır.

IMF üyelerine mali yardım sağlarken bu kredilerin Fonun amaçları doğrultu-sunda kullanılması ve ödemeler dengesi açıklarını gidermesi şartını arar. Burada öne sü-rülen şartlar daha önce ifade ettiğimiz Washington konsensüsü ile belirlenen ilke-lerle uyumludur. IMF’nin bu politikasına şartlılık politikası denir. Sağlanan mali destekler arttıkça Fonun öne sürdüğü şartlar da gi-derek ağırlaşmaktadır. Fondan kaynak ta-lep eden ülke, ödünç süresi içinde izleyeceği ekonomi politikasının içeriğini ve alacağı istikrar önlemlerini açıklayan bir niyet mektubunu IMF İcra Direktörleri Kuruluna sunar. Niyet mektubu IMF tarafından uygun görüldükten sonra ülkeye verilecek kredi dilimleri bir takvime bağlanır. Dilimlerin sırayla serbest bırakılma-sı, ülkenin belirlenen ekonomi politikalarını uygulamasıyla mümkün olur.

Özel Çekme Hakları (Special DrawingsRights: SDR) BrettonWoods sabit kur sistemi desteklemek için 1969 yılında IMF tarafından oluşturulmuştur. Dünya tica-retinin ve ekonomik gelişmenin desteklenmesi için Fonun temel rezervleri olan ABD doları ve altın rezervlerinin yetersiz kalması üzerine üye ülkeler arasında öde-me sistemini sağlayacak SDR, her ülkenin kotası karşılığında SDR tahsis edilmesiy-le oluşturulur.

Ana Kredi İmkânları:
IMF’nin Stand-by Düzenlemesi (SBA) gelişmekte olan ülkeler için temel kredi aracıdır. Ülkenin sunduğu niyet mektubundaki taahhütler stand-by (destekleme) düzenlemesinin içeriğini oluşturur ve bu belge ekinde niyet mektubu ile birlikte IMF İcra Direktörleri Kurulunun onayına sunulur. SBA bir veya iki yıllık makroekonomi politikalarını kapsar.Onay alındıktan sonra ülkeye verilecek kredi dilimleri bir takvime bağlanır. SBA sürecinde izlenecek politikaların denetimi için perfor-mans kriterleri belirlenir ve SBAda belirlenen hedeflere ne ölçüde ulaşıldığını be-lirleyebilmek için “program gözden geçirmeleri” gerçekleştirilir.
Bir diğer imkân Genişletilmiş Fon Kolaylığı’dır. Bu imkândan daha çok ekono-milerinde yapısal sorunlar nedeniyle ödemeler dengesi güçlükleri yaşayan ülkeler yararlandırılır.

DÜNYA BANKASI GRUBU

BrettonWoods Konferansı’nda belirlenen amaçlardan birisi de savaş sonrası tahrip olmuş ekonomileri yeniden inşa etmektir.
Uluslararası Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası (IBRD) bu amaçla kurulmuştur. İlk defa Economist WORLD BANK dergisinde IBRD’ye atfen Dünya Bankası ifadesinin kulla-nılmasıyla bu kavram yerleşmiştir.

1950 yılından sonra yoksul ülkelerin borçlarını ödemekte zorlanmaları nedeniyle Uluslararası Kalkınma Birliği kurulmuş, doğru-dan yabancı sermaye yatırımlarının artmasıyla özel sektör yatırımlarını destekleyen Uluslararası Finans Kurumu, Banka üyesi ülkelerde yatırım yapanlara risk sigor-tası sağlayan Çok Taraflı Yatırım Garanti Ajansı ile anlaşmazlıklarda hakemlik ro-lü üstlenen Yatırım Uyuşmazlıklarının Çözümü İçin Uluslararası Merkezinin de katılımıyla Dünya Bankası Grubu oluşmuştur.
Günümüzde Dünya Bankasının 188 üyesi vardır. Dünya Bankası üyesi olabil-mek için IMF üyesi olmak gerekmektedir.

Yapısı ve Yönetimi:

Dünya Bankası, 188 üye ülkeden oluşan bir kooperatif gibi yapılanmıştır. Bu üye ülkeler ya da hissedarlar, politikaları yapan Guvernörler Kurulunda genellikle maliye ve kalkınma bakanları aracılığıyla temsil edilirler. Guvernörler Kurulu Dünya Bankası Grubu ve Uluslararası Para Fonu Yıllık Toplantıları aracılığıyla yılda bir kez toplanır. Banka faaliyetleri Guvernörler Kurulunun yetki verdiği 25 kişiden oluşan İcra Direktörleri Kurulu ta-rafından yürütülür. Aynı Guvernörler Kurulu, Banka üyelerinin katıldığı Uluslara-rası Kalkınma Birliği ve Uluslararası Finans Kurumu için de geçerlidir.

İcra Direktörleri Kurulu:


Krediler ve garantiler, yeni politikalar, Banka bütçesi, ülke yardım strate-jileri ve borçlanma ve finansal kararların onaylan-ması da dahil olmak üzere Bankanın denetimi gibi faaliyetler için haftada en az iki kez toplanmakta-dır. Kurul en büyük beş hissedar olan Fransa, Al-manya, Japonya, İngiltere ve ABD’nin birer ve di-ğer üye ülkelerden seçilmiş 20 icra direktöründen oluşur (Çin, Rusya Federasyonu, Suudi Arabistan kendi temsilcilerini seçer). İcra Direktörleri Kurulu beş yıllık bir dönem için Dünya Bankası Grubu Başkanı’nı belirler. Başkan, Bankanın genel yöne-timinden sorumludur.

Uluslararası Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası

1944 yılında kurulan Uluslararası Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası (IBRD), Dünya Bankası Grubunu oluşturan beş kuruluştan biridir. IBRD, orta gelirli ülke-lere sürdürülebilir bir büyüme hızı yakalamak, yoksullukla mücadele etmek gibi amaçlarla kredi sağlar. IBRD’nin temel faaliyet alanları:
Özel yatırımcıların kârlı bulmadıkları uzun vadeli insani ve sosyal kalkınma ihtiyaçlarını destekleyen alanlara kredi sağlamak,
Kriz dönemlerinde, krizden en çok etkilenen yoksul kesimlere destek sağlamak,
Yapısal uyum politikaları ve kurumsal reformları (sosyal güvenlik, yol-suzlukla mücadele vb.) desteklemek,
Özel sermaye yatırımları için elverişli ortam oluşturmak,
Yoksul ülkelere hibe sağlamaktır.

IMF ve IBRD yönetiminde ağırlıklı oy sistemi mevcuttur. Banka yönetiminde her ülkenin 250 sabit oyuna ilave olarak sermayeye katılımı ölçüsünde oy gücü vardır. Bu nedenle aynı IMF’de olduğu gibi başta ABD olmak üzere beş ülkenin oy gücü toplam oyların yaklaşık %40 ını oluşturmaktadır.

IBRD Finansmanları:

IBRD, genel bütçeli kuruluşlara doğrudan, diğer kamu kurum ve kuruluşları ile be-lediyelere hükûmet garantisi altında kredi vermektedir. Bu bağlamda, özel sektö-re doğrudan kredi verilmesi mümkün değildir.
IBRD bir ülke dâhilinde, genellikle üç ila dört yıllık bir süre için faaliyetlerine yol gösteren Ülke Ortaklık Stratejisi (Country PartnershipStrategy: CPS) hazırlar. Ortaklık Stratejisi İcra Direktörleri Kurulunun onayından geçtikten sonra ülkeye Dünya Bankasının önerdiği yardım paketi uygulamaya girer. Türkiye için son stra-teji 2008 – 2011 mali yıllarını kapsamaktadır. Türkiye 1950′den itibaren çok sayıda IBRD kredisi almıştır.

Uluslararası Kalkınma Birliği:

Uluslararası Kalkınma Birliği (IDA), Dünya Bankası Gru-bunun 1960 yılında ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower’ın önerisiyle kurulan, dünyanın en yoksul ülkelerine faizsiz kredi ve hibe programları sağlayan kuruluşudur. IDA’nın kaynakları bağışta bulunan gelişmiş ekonomilerdir (dönör ülkeler). Bağışçı ülkeler her üç yılda bir taahhütlerini yenilerler.Bağışların yanında IBRD ve IFC’nin katkıları ile kredilerin geri ödemeleri diğer IDA kaynaklarını oluşturur.
IDA’nın günümüzde 172 üyesi bulunmaktadır.
Kuruluşundan bu yana yaklaşık 240 milyar dolar kredi sağlayan IDA’nın kredileri düşük faizli, 25 ila 40 yıl vadeli, 5 ila 10 yıl geri ödemesiz kaynaklardır. IDA tarafından finanse edilen projeler ilköğretim, temel sağlık hizmetleri, temiz su ve arıtma, çevre koruma, istihdam, altyapı ve kurumsal hizmetlere yöneliktir. IDA kaynaklarından geçmişte yararlanan Çin, Mısır, Güney Kore ve Türkiye gibi ülkeler günümüzde bağışçı ülkeler arasında yer almaktadır.

Uluslararası Finans Kurumu:

Uluslararası Finans Kurumu (IFC), diğer kurumlar ile birlikte Dünya Bankası Grubunun faaliyetlerini destekler ancak yasal ve mali açıdan bağımsızdır. Dünya Bankası Grubu Başkanı aynı zamanda IFC Başkanı’dır.IFC gelişmekte olan ülkeler de özel sektöre destek vermeyi amaçlamaktadır. Bu nedenle hükûmet garantisi aranmaksızın, geliş-mekte olan ülkelerdeki özel sektör kuruluşlarına kredi sağlayarak veya sermayelerine katılarak, piyasalardan sağlamakta güçlük çektikleri finansmanı sağlamaktadır.
IBRD üyesi ülkeler IFC’ye katılabilir. Günümüzde 184 üyesi vardır. Türkiye 19 Aralık 1956 tarihinde IFC üyesi olmuştur.

Çok Taraflı Yatırım Garanti Ajansı:

Çok Taraflı Yatırım Garanti Ajansı (MultilateralInvestmentGua- ranteeAgency: MIGA), gelişmekte olan bir üye ülkeye herhangi bir MIGA üyesi bir ülkede yatırımcılar tarafından yapılan ulusla-rarası yatırımlar sigortalanır. MIGA 15 yıla kadar (bazı projelerde 20 yıldır.) sigorta garantisi sağlar. MIGA’nın 2012 yılında 177 üyesi vardır.

MIGA yatırımcıların karşılaşabileceği riskleri aşağıdaki gibi kategorize etmiştir:

- Dövize çevrim ve sermaye transferlerinin kısıtlanması: Yatırımcının yerel para biriminin (sermaye, faiz, anapara, kâr, işletme payı ve diğer ödemeler) yatırım yapılan ülke dışına transfer için dövize çevirememesinden doğan zararlara ve döviz temininde aşırı geçikmelere karşı sigorta sağlanır.
- Kamulaştırma: Yatırım yapılan ülke hükümeti kararıyla yatırımın mülkiyetine ilişkin haklarını kısıtlayan veya ortadan kaldıran eylemlerinden doğan zararlara karşı koruma sağlar.
- Savaş, terörizm ve sivil düzensizliğin yarattığı riskler: İhtilal, ayaklanma, hükûmet darbesi, sabotaj ve terör eylemleri dâhil, yatırım yapılan ülkede siyasi amaçlı savaş eylemleri ve iç kargaşa nedeniyle maddi varlıkların hasar görmesi, tahrip edilmesi veya kaybolmasından doğan zararlara karşı koruma sağlar.
- Sözleşmenin ihlali: Yatırım yapılan ülke hükümetinin yatırımcı ile arasındaki sözleşmeyi ihlal etmesi veya bu sözleşmeye uymamasından doğan zararlara karşı koruma sağlar.

Yatırım Anlaşmazlıklarının Çözümü İçin Uluslararası Merkez :

Dünya Bankası artan yabancı sermaye yatırımlarının karşılaştığı sorunlara çözüm üretebilmek için hazırladığı “Devletler ile Diğer Devlet Vatandaşları Arasındaki Yatırım Uyuşmazlıklarının Çözümüne Dair Anlaşma” adlı uluslararası anlaşma ile Yatırım Anlaşmazlıklarının Çözümü İçin Uluslararası Merkez (International CentreforSettlement of InvestmentDisputes: ICSID) oluştu-rulmuştur. Sözleşmenin yürürlüğe girebilmesi için gerekli 20 ülkenin imzası ile ICSID, 14 Ekim 1966 tarihinde uluslararası tüzel kişiliğe kavuşarak çalışmalarına başlamıştır. ICSID, Dünya Bankası ile yakın ilişki içinde fakat bankadan bağımsız bir uluslararası örgüt olarak kurulmuştur. IBRD üyesi ülkeler ICSID ‘e katılabilir. Uluslararası Adalet Divanı Statüsü’ne taraf diğer ülkeler ICSID Yönetim Kurulunun 2/3 kabulüyle alınan davetle üye olabilir.

ICSID’ın dört önemli organı vardır: Yönetim Kurulu (İdari Konsey), Sekretarya, Arabulucular Paneli ve Hakemler Paneli.

Diğer taraftan uluslararası yatırım sözleşmelerinde, sözleşmenin taraflarından birisini devlet veya bir kamu tüzel kişisi oluşturmaktadır. Dolayısıyla ortaya çıkan anlaşmazlıklarda ulusal mahkemelerin yetkisi, anlaşmazlığın tarafı olan devletin iç hukukuna bağlıdır. Konunun ICSID hakemliğinde çözülebilmesi için devletin buna onay vermesi gerekmektedir. ICSID Sözleşmesi’ni onayla-yan hiçbir devlet, Merkezin yargılama yetkisini peşinen kabul etmiş sayılmaz.


DÜNYA TİCARET ÖRGÜTÜ

Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması:

Dünya Ticaret Örgütünün temelini oluşturan Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel An-laşması (General Agreement on TariffsandTrade: GATT) 30 Ekim 1947 tarihinde im-zalanmış ve 10 Ocak 1948de yürürlüğe girmiştir. 1948 yılından 1 Ocak 1995′e kadar geçen sürede Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması, uluslararası ticareti dü-zenleyen ve üzerinde anlaşılan tek uluslararası çok taraflı sözleşme olmuştur.

GATT 1947, genel ve özel nitelikteki amaçlara ulaşabilmek için başlıca dört temel ilkeden (kuraldan) hareket etmiştir. Bunlar:

En Çok Kayrılan Ülke İlkesi:İlke, her GATT üyesinin tüm taraflara, aynı gümrük tarife oranının uygulamasını ve ayırımcı işlemde bulunulmamasını öngörür. Bölgesel bir-leşmeler ve ticaret anlaşmaları en çok kayrılan ülke ilkesine getirilen bir istisnadır.

Tarifeler Yoluyla Koruma İlkesi: İlkeye göre GATT’a taraf ülkeler, sanayilerini sadece gümrük tarifeleri ile koruyacaklar ve bu amaçla diğer önlemlere başvurmayacaklardır.

Ulusal İşlem İlkesi: Bu ilke, iç pazara ilişkin düzenleme ve uygulamalar yönünden ithal ve yerli mallar arasında ayrım yapılmamasını öngörür.

Gümrük Vergilerinin İndirilerek Konsolide Edilmesi İlkesi: GATT, öncelikle gümrük tarifelerinin indirilmesi üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu oran-ların üzerine ülkeler çıkamaz, üye ülkeler bakımından bağlayıcıdır. Oranlar önemli ticaret ortaklarıyla telafi amacıyla müzakere edilmeksizin arttırılamaz.


GATT Döneminde Yapılan Tarife İndirim Görüşmeleri:

GATT kapsamında yapılan tarife indirim turlarına Çok Taraflı Ticaret Görüşmeleri diğer bir deyişle Ticaret Turu (Raund) denir.
Bu turlarda GATT hükümlerine aykırı kısıtlama önlemlerinin alınmasının durdurulması standstill, bu önlemlerin kaldırılması ise rollback olarak isimlendirilir. GATT’a taraf ülkeler arasında yapılan gümrük tarife indirim turları aşağıda açıklanmıştır.

Cenevre Turu 1947: Cenevre’de yapılarak ticareti kısıtlayıcı önlemlerin kaldırılması kararlaştırılmıştır.
Annecy Turu 1949: Fransa’nın Annecy kentinde 13 GATT üyesi ülke 5.000 adet ürünün tarifelerinde önemli indirim gerçekleştirmişlerdir.
Torquay Turu 1950-1951: Güney İngiltere’nin Torquay kentinde 38 ülke katılmıştır. 1948′deki seviyelerine göre yüzde 25 oranında indirim sağlanmıştır.
Cenevre Turu 1956: Cenevre’de tamamlanan 26 ülkenin katıldığı turda, 2.5 milyar dolar değerindeki ürünlerde tarife indirimi gerçekleştirilmiştir.
Dillion Turu 1960-1962: 26 ülke katılmış ve iki bölüm hâlinde yapılmıştır. Birinci Bölüm AET üyesi ülkeler ile tek bir tarife indirimine yönelik olmuştur. İkinci Bölüm, genel tarife şeklinde gerçekleşmiştir.
Kennedy Turu 1964-1967: Tur’a 62 ülke katılmıştır. Kennedy Turu sonucunda sınai mal gümrük vergilerinde yüz-de 36 oranında global indirim gerçekleştirilmiştir.
Tokyo Turu 1973-1979: Tokyo’da başlamıştır. Tokyo Turu’na GATT’a üye olan ve olmayan 99 ülke katılmıştır. Görüşmelerin sonuçlarından en önemlisi, 14 Haziran 1983 tarihinde Brüksel’de imzalanan Armonize Mal Tanımı ve Kodlama Sistemi Hakkında Uluslararası Sözleş-menin (kısaca Armonize Sistem) 1 Ocak 1988′de yürürlüğe girmesidir. Böylece, dünya üzerinde uygulanmakta olan üç temel fakat birbirlerinden farklı (Brüksel Tarife Nomenklatörü: BTN, Birleşmiş Milletler Uluslararası Standart Ticaret Sınıflandırması: SITC ile ABD’nin uyarladığı TSUS) gümrük nomenklatürleri ortadan kalkmıştır.
Uruguay Turu 1986-1993: Tur sonunda kapsamlı bir tarım reformu kabul edilmiş, miktar kısıtlamaları tekstil ve konfeksiyon ürünlerinde kaldırılmıştır. Tur, eski GATT düzenine oranla daha kapsamlı ve kurallara bağlı ancak uyulması daha zor bir uluslararası ticaret düzeni getirmiştir.

Uruguay Turu’nun dünya ticaret sistemine kazandırdığı en önemli katkı, anlaşmazlıkların çözümüne ilişkin mutabakat zaptı ile üye ülkeler arasında WTO kapsamındaki uyuşmazlıkların çözümüne yönelik sistemin güçlendirilmesi ve WTO bünyesinde bir Anlaşmazlık-ların Çözüm Organı’nın kurulmasıdır.

Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması’ndan Dünya Ticaret Örgütüne:

WTO’nun kurulmasıyla GATT’m yapısı değişmiştir. WTO, üyesi olan ülkeler tarafından yönetilen bir uluslararası kuruluştur. Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu gibi diğer uluslararası kuruluşlardan farklıdır.

WTO, dünya ekonomisinde mal ve hizmetler ticaretinin daha fazla serbestleştirilmesine yönelik olarak üye ülkeler arasında sürekli müzakereler yapılmasını amaçlamaktadır. WTO, her bir üye ülkenin ticaret politikalarını periyodik olarak incelemektedir. Örgüt, üye ülkeler arasındaki ticari anlaşmazlıkların, hukuki araçlardaki kurallara uygun olarak çözülmesinden de sorumludur.

WTO, GATT’tan değişik bir yapıya sahiptir. İki kuruluş arasındaki farklılıklar şöyledir:

GATT, herhangi bir kurumsal yapısı olmayan ve kuruluşundaki amacı 1940 yılında Uluslararası Ticaret Örgütünü kurmak olan ve bu amaçla çeşitli kuralları içeren çok taraflı bir anlaşmadır.
GATT geçici olarak oluşturulmuştur. 50 yıla yakın bir faaliyetten sonra Genel Anlaşma’ya taraf olan ülkeler GATT’ı sürekli bir anlaşmaya çevirmek istemişlerdir.
GATT kuralları sadece mal ticaretini, WTO mal ticaretinin yanında, hizmetler ticareti ile ticari nitelikteki fikrî mülkiyet haklarını da kapsamaktadır.
GATT anlaşması çok taraflı iken 1980′lerde yeni anlaşmalarla selektif bir yapıya dönmüştür. WTO’yu oluşturan anlaşmaların tamamı çok taraflıdır ve taahhütler üyelerin tamamını bağlamaktadır.
WTO, GATT’a göre anlaşmazlıkların çözümünde daha hızlı çalışan, otomatik mekanizmalara sahiptir.


Hizmet Ticareti Genel Anlaşması:

Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (The General Agreement on Trade in Services: GATS) 1986-1994 yıllarında yapılan Uruguay Görüşme Turunda GATT’adahil edilmiş ve 1.1.1995 tarihinde resmî olarak faaliyete geçirilen Dünya Ticaret Örgütü bünyesine aktarılmış olan hizmet ticaretini düzenleyen ilk çok taraflı anlaşmadır.

GATS kapsamında hizmetler sektörü 12 kategoride ifade edilmektedir:
1. Mesleki hizmetleri,
2. İletişim hizmetleri,
3. İnşaat ve ilgili mühendislik hizmetleri,
4. Dağıtım hizmetleri,
5. Eğitim hizmetleri,
6. Çevre hizmetleri,
7. Finansal hizmetler,
8. Sağlıkla ilgili ve sosyal hizmetler,
9. Turizm ve seyahatle ilgili hizmetleri,
10. Eğlence, kültür ve spor hizmetleri,
11. Taşımacılık hizmetleri,
12. Başka yere dahil olmayan diğer hizmetler.

Buna göre WTO üyesi ülkeler taahhüt listelerini bildirerek GATS kapsamında çok taraflı ticaret müzakereleri yürütmektedir.

Ticaretle Bağlantılı Fikrî Mülkiyet Hakları Anlaşması:


Uruguay Turu Nihai Senedi’nin kabul edilmesiyle birlikte 1 Ocak 1995 tarihinde o zamana kadar uluslararasında düzenlenmeyen fikrî ve sınai mülkiyet haklarını koruyan Ticaretle Bağlantılı Fikrî Mülkiyet Hakları (TradeRelatedIntellectual Pro- pertyRights: TRIPS) Anlaşması yürürlüğe girmiştir.

TRIPS Anlaşması, ülkeler arasındaki iç düzenleme farklılıklarını gidermeyi, kapsam, koruma süresi, tanınan haklar ve şekil yönünden hakkın kazanılmasında ortak normları ve asgari standartları sağlamayı amaçlamıştır. TRIPS, ne tür markaların korunacağını bunun yanı sıra ticari tasarımların da hizmet markaları olduğunu ve bu markaların sahiplerine verilecek hakların ne olacağını tanımlamıştır.

Doha Kalkınma Gündemi:

Doha Müzakereleri, BM Binyıl Hedefleri ile uyumlu olarak özellik-le En Az Gelişmiş Ülkelerin ve Gelişme Yolundaki Ülkelerin kalkınma çabalarına destek olabilecek bir süreç olarak başlamıştır.

GYܒler ve EAGܒler lehine alınan kararlar sonucunda yeni tur görüşmeleri, bir kalkınma turu olarak değerlendirilmiştir. Bu sebeple Doha Turu’na Doha Kalkınma Gündemi (Doha Development Agenda) denilmektedir.


EKONOMİK İŞBİRLİĞİ VE KALKINMA ÖRGÜTÜ


Marshall Yardımı ve OEEC’nin Kuruluşu:

İkinci Dünya Savaşı’nm sona ermesiyle birlikte, Savaş’tan tahrip olarak çıkmış Avrupa’nın yeniden imarı konusunda ABD, Sovyetler Birliği, İngiltere ve Fransa ara-sında 1947 yılı Mart ayında Moskova’da bir dizi görüşmeler yapılmıştır.
ABD Dışişleri Bakanı George Catlett Marshall, Avrupa’nın Yeniden İmarı Programı (EuropeanRecorery Program: ERP) ile ilgili görüşünü açıklamış ve 5 Haziran 1947 tarihinde ABD’de Harvard Üniversitesinde verdiği konferans sırasında görüşlerini ayrıntılı bir şekilde ortaya koymuştur.

Türkiye’nin de dahil olduğu 16 Batı Avrupa ülkesinin katılımı ile 12 Temmuz 1947′de Konferans açılmıştır. Konferans sonunda Avrupa Ekonomik İş-birliği Komitesi ile Gıda ve Tarım, Enerji, Demir-Çelik, Ulaştırma, Kereste, İş-gücü, Ödemeler Dengesi ile Finans Komiteleri kurulmuştur.
3 Nisan 1948′de Başkan Truman, Ekonomik İşbirliği Yasası’m onaylanmıştır.
16 ülkenin temsilcileri tarafından Marshall Yardımı’mn koordinasyonunu yürütecek daimi bir kuruluşun oluşturulması için hazırlanan Avrupa Ekonomik İşbirliği Söz-leşmesi, 16 Nisan 1948 tarihinde imzalanmıştır. Böylece, Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü (OrganizationforEuropeanEconomicCooperation: OEEC) kurulmuştur.

OEEC’nin amacı, Avrupa’daki üye devletler arasında güçlü bir Avrupa yaratmak için ekonomik bir işbirliği sağlamaktır. OEEC’nin kurucu üyeleri şunlardır: İngiltere, İrlanda, Fransa, Avusturya, İzlanda, İsveç, Danimarka, İtalya, Norveç, Hollanda, Belçika, Türkiye, İsviçre, Portekiz, Lüksemburg ve Yunanistan. Batı Almanya, üç işgal bölgesi yerine üyeliğe kabul edilmiş, İspanya 1959 da OEEC ye üye olmuştur.

Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütünden Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütüne:

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OrganizationforEconomicCooperationand Development: OECD), 1961 yılında OEEC’nin yerine geçerek tüm batılı sanayileşmiş ülkeleri bir çatı altında toplayan uluslararası işbirliği kuruluşuna dönüşmüştür

OECD’yi kuran Anlaşma, 14 Aralık 1960 tarihinde Paris’te imzalanmış, 30 Eylül 1961′de yürürlüğe girmiştir.
OECD’nin kurulmasıyla birlikte, OEEC’nin isminde yer alan Avrupa kelimesi çıkarılmış, bunun yerine kalkınma kelimesi eklenmiştir.
OECD’nin kurucu üyeleri, OEEC’nin 18 Avrupalı üyesi ile Kanada ve ABD’dir. Japonya 28 Nisan 1964′de, Finlandiya 28 Ocak 1969′da üye olmuşlardır. Avustralya-Yeni Zelanda OECD’ye katılmıştır. Diğer üyeler şunlardır: Avustralya, Avusturya, Belçika, Kanada, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Almanya, Yunanistan, İzlanda, İrlanda, İtalya, Japonya, Lüksemburg, Hollanda, Yeni Zelanda, Norveç, Portekiz, İspanya, İsveç, İsviçre, Türkiye, İngiltere ve ABD.Meksika ,Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Polonya, Güney Kore, Slovak Cumhuriyeti üye olmuştur. OECD 34 üyeli bir örgüt hâline gelmiştir.

OECD, ekonomik büyüme, mali istikrar, ticaret ve yatırım, teknoloji, yenilik, girişimcilik ve kalkınma alanlarında işbirliği yoluyla refahın sağlanması ve yoksullukla mücadele konularında hükümetlere yardımcı olmaktadır.Herkes için iş imkânı yaratılması ve sosyal eşitlik ile etkin ve sağlıklı bir yönetişimin gerçekleştirilmesi OECD’nin diğer amaçlarını oluşturmaktadır.

OECD de üyeleri birbirine bağlayan ve ortak karar almaya sevk eden temel neden, ortak sorunlar karşısında üyelerinin çıkarlarını ön planda tutma arzusu ile piyasa ekonomisine ve demokrasiye bağlılık ilkesidir.
OECD’de en yüksek karar organı Konseydir. Konsey, üye ülke büyükelçilerinin katılmasıyla oluşur. AB temsilcisi de Konseye katılır. Konsey, yılda bir defa ilkbaharda bir üye ülkenin ilgili bakanının başkanlığında toplanır. Türkiye OECD’nin kuruluşundan günümüze ilki 1986 yılında, diğeri de 2012 yılında olmak üzere iki kez Konsey Başkanlığı görevini yapmıştır.

Konseyin altında 14 üyeden oluşan Yürütme Komitesi (ExecutiveCommittee) vardır. Genel Sekreter, OECD’nin faaliyetlerinin yürütülmesinden sorumludur ve Konseye başkanlık eder. Dört yardımcısı vardır.
OECD Konseyi dört tip karar kabul etmektedir. Bunlar; doğrudan üye ülkelere yönelik kararlar, muhtelif konularda OECD bünyesinde oluşturulan anlaşmaların onaylanması amacını taşıyan kararlar, örgüt çalışmalarının devam ettirilmesi ile ilgili iç düzen kararları (resolutions), OECD üyesi olmayan ülkelere veya diğer kuruluşlara dilek yöneltmeye ilişkin kararlar.

Kararların alınmasında oy birliği esastır. Üyelerden birinin olumsuz oyu kararı engeller. Çekimser oy kullanılması durumunda karar, sadece olumlu oy veren ülkeler bakımından geçerli olmak üzere kabul edilir. Hukuki yükümlülük getirmesine rağmen Konsey kararlarının müeyyidesi yoktur.



Sınavlarda Hepinize Başarılar Diliyoruz..