Aöf 18.Yüzyıl Türk Edebiyatı 4.Ünite Ders Notları

AOFDESTEK

ADMİN
Yönetici
Admin
Katılım
9 Şub 2011
Mesajlar
5,873
Tepkime puanı
22
Puanları
38
Bölüm:
İşletme
Şehir:
Bursa
Aöf 18.Yüzyıl Türk Edebiyatı 4.Ünite Ders Notları


HİNT ÜSLUBUNUN SON BÜYÜK ŞAİRİ ŞEYH GALİPBir önceki asırda Türk şiirini derinden etkileyen ve çok önemli şahsiyetler tarafından temsil edilen Sebk-i Hindî, XVIII. asırda da Türk şiirindeki etkisini sürdürmüştür
Hemen her şair üzerinde farklı düzeylerde ve farklı özellikleriyle etkili olan Hint üslubu; Şeyh Galip, Arpaeminizade Samî ve Halepli Edip dışında önemli bir temsilci yetiştirememiştir

HAYATI
Asıl adı Muhammet Esat olan Şeyh Galip, 1757 yılında İstanbul’da Yenikapı Mevlevihanesi civarındaki bir evde dünyaya gelmiştir.
Onun doğumuna, “eser-i aşk” terkibiyle tarih dü-şürülmüştür. Tezkirelerin verdiği bilgiye göre, Galip’in babası Mustafa Reşit Efendi, Mela-miliğe bağlı bir Mevlevi’dir

Melamilik: Tarikat bağlısının, kendi manevi gelişmişlik düzeyini gizlemek, böylece nefsini kibir ve gösterişten uzak tutmak amacıyla gerek giyim kuşam gerekse söz ve davranışlarıyla halkın ayıplamasına neden olacak bir görüntü vermesine Melamilik denir.
Babasının da şiir yazdığı ve Galip’in şair olarak yetişmesinde önemli roller üstlendiği bilinmektedir.
Galip, Hüsn ü Aşk adlı eserinde, babasından uzun uzadıya söz etmiş ve şiirde “pîr” yani Mevlana tarzını ondan öğrendiğini söylemiştir
İlk eğitimini babasından alan Şeyh Galip, ondan Tuhfe-i Şahidî’yi okumuş, bazı ho-calardan Arapça ve Farsça dersler almıştır Tuhfe-i Şahidî: Muğlalı İbrahim Şahidî Dede’nin yazdığı Türkçe- Farsça manzum bir sözlük.
şairin düzenli bir medrese eğitiminden geçmediği, ailesinden ve dönemin bazı büyük hocalarından aldığı özel derslerle kendini geliştirdiği anlaşılmaktadır.
bir dizesinde, “gülzâr-ı sü-handa gül-i hod-rûy” yani “sözün gül bahçesinde kendiliğinden yetişen bir gül” olduğunu söyleyerek aynı gerçeğe temas etmiştir
Onun yetişmesinde daha çok Galata Mevlevihanesi şeyhlerinden Aşçıbaşı Hüseyin Dede’nin ve ileri düzeydeki Farsçası ve Fars şiirine dair bilgisiyle tanınan devrin üstat şahsiyetlerinden Hoca Neşet tarafından oluşturulan edebî ortamın büyük katkısı olmuştur.
Gençlik yıllarında Neşet, Pertev ve Nesip Dede’ye; önceki devirlerde yaşamış büyük şahsiyetlere nazireler yazan Şeyh Galip, bu dönemde Fuzulî, Hayalî, Nefî, Nabî ve Nedim gibi şairlerin yolundadır
Hoca Neşet’in de tavsiyesiyle Sebk-i Hindî’nin Fars şiirindeki en önemli temsilcilerinden Şevket-i Buharî’yi okumaya başlamıştır

O, daha önce yazdığı şiirleri beğenmemeye başlamış, hatta onlardan kurtulmak veya aynı mahlası kullanan diğer şairlerle karıştırılmamak için, belki de kendisindeki bu büyük değişimi göstersin diye mahlasını değiştirme düşüncesi içine girmiştir. ‘Galip’ mahlasını benimsemesi de bu dönemde olmuştur
Ailesi de Mevlevi olan ve böylece bir Mevlevi muhitinde büyüyen Şeyh Galip, aynı tarikatın şeyhlerinden dersler alarak yetişmiş ve sonunda bir Mevlevi dervişi olmuştur
1784 yılında ailesinden izin almadan çileye girmek için Konya’ya gitmiştir. Fakat onun yokluğuna dayanamayan babası, çilesini İstanbul’da tamamlayabilmesi için başvuruda bu-lunmuş ve gerekli izin alındıktan sonra Galip, İstanbul’a dönmüştür
*Çile: Mevlevilerin manevi eğitim süreçlerinden biridir. Tekkenin farklı yerlerinde hizmetle geçirilen bu sürecin toplam süresi 1001 gündür.
Galip, 10 Temmuz 1784’te girdiği 1001 günlük çileyi 11 Temmuz 1787’de doldurarak dede olmuştur. Bu ta-rihten sonra o, artık Galip Dede’dir
1791 yılında Şeyh Galip, Konya asitanesi şeyhi Mehmet Emin Çelebi tarafından Galata Mevlevihanesine yirmi ikinci şeyh olarak atanmış,padişaha kaside sunmuş ve tekkenin onarılması için ricada bulunmuş 1 yıl içinde onarılmış.

Asitane: Mevlevilerin 1001 gün süren ve adına çile dedikleri manevi eğitim süreçlerini tamamladıkları Mevlevihane.
Galip, aynı dönemde evini de buraya taşımış ve mevlevi-hanenin harem kısmına yerleşmiştir.

Harem: Mevlevihanelerdeki on bölümden biri olup, şeyhin evi olarak kullanılmaktadır
Saray ve edebiyat çevrelerinde sevilen;Galip Dede’nin sık sık saraya çağrılması veya padişahın bizzat mevlevihaneye gelerek şiirlerini dinlemesi, onu ödüllendirme-si, divanını ve Hüsn ü Aşkmesnevisini yazdırması, tezhip ettirmesi ve ciltletmesi sa-rayın kendisine verdiği değeri göstermesi bakımından anlamlıdır.
Sultan Selim tara-fından mesnevihan atama yetkisiyle yetkilendirilince, bütün Mevlevi şeyhlerinin üs-tünde bir makama yükselmiştir.

Mesnevihan: Mesnevi okumak ve okutmak üzere yetkilendirilmiş kişi.
1794-1795’te annesini, ondan bir yıl sonra da çok sevdiği yakın dostu Esrar Dede’yi kaybetmiş; her iki kayıp da kendisini derinden sarsmıştır. Esrar Dede’nin ölümü için yazdığı “Kan ağlasın bu dîde-i dürbârım ağlasın / Ansın benim o yâr-i vefâdârım ağlasın” dizeleriyle başlayan mersiyesi, onun yaşadığı bu üzüntünün hangi bo-yutlarda olduğunu göstermektedir

Esrar Dede’nin ölümünden bir yıl sonra Şeyh Galip de hastalanarak yatağa düşmüş ve 3 Ocak 1799’da vefat etmiştir
Şairin ölüm sebebi olarak, onun değişik olaylara üzülmesi ve bu üzüntü neticesinde hastalanması gösterilmiştir
Galip’in cenaze törenine büyük bir katılım olmuş ve görev yaptığı Galata Mevlevihanesi haziresine defnedilmiştir

Hazire: Cami, tekke ve türbe gibi mekânların mezarlık olarak da kullanılan etrafı duvar veya parmaklıkla çevrilmiş bahçe kısmı
Çok genç sayılabilecek bir yaşta iken vefat eden Şeyh Galip’in hiç evlenmediği ileri sürülmüşse de evlendiğini, biri kız olmak üzere toplam üç çocuğunun dünyaya geldiğini, bu çocukların adlarının Zübeyde, Ahmet ve Mehmet olduğunu kaynaklardan, öğreniyoruz
hayatını anlatan çalışmalarda, kişisel özellikleri üzerinde durulmuş; onun oldukça hassas, ince ve nazik bir mizaca sahip olduğu, neşeli ve şakacı bir insan olarak bilindiği belirtilmiştir

ESERLERİ
Divan:
İlk defa, şair henüz 24 yaşında iken, yakın arkadaşı Pertev tarafından 1195/1781 yılında tertip edilmiştir. Ancak bu tertip, divanın son hâli değildir.
Şeyh Galip Divanı’nın Türkiye’deki kütüphanelerde otuzdan fazla yazma nüshası bulunmaktadır
Eser, ilk olarak 1252/1836 yılında Kahire Bulak Matbaası’nda eski harflerle basılmıştır. Bu baskıda, divanın yanı sıra şairin Hüsn ü Aşk mesnevisi de yer almaktadır
1336/1918 yılında İstanbul’da Şeyh Galip, Divan ve Hüsn ü Aşkından Müntehab Parçalar adıyla eski harfli bir başka baskı daha yapılmıştır
Divan üzerinde Muhsin Kalkışım ve Abdulkadir Gürer ayrı ayrı doktora çalışması yapmış; eser, yeni harflerle 1993’te Naci Okçu ve 1994’te Muhsin Kalkışım tarafından yayımlanmıştır
Hüsn ü Aşk:
1782-1783 yıllarına karşılık gelen altı aylık bir sürede yazmıştır.
Birçok defa yeni harflerle de basılan eser, son olarak Muhammet Nur Doğan tarafından yayımlanmıştır
.


Şerh-i Cezire-i Mesnevi
Mevlevi dedelerinden Yusuf Sineçak’ın Cezire-i Mesnevi adlı eserinin şerhidir
adı geçen eserin her cildinden 100 beyit seçmiş ve bu seçkinin başına 99, sonuna da 5 beyit eklemek suretiyle 704 beyitlik bir eser oluşturmuştur.
Eserde, Farsça bilmeyenler için seçilen bazı kelimelerin Türkçe karşılıkları verilmiş ve beyitler açıklanmıştır
es-Sohbetü’s-Safiyye: Bu eser, Mevlevi şeyhlerinden Köseç Ahmet Dede’nin er-Risaletü’l- Bahriyye fî-Tarikati’l-Mevleviyye adlı Arapça eserine yazılmış Arapça bir talikattır
Talikat: Bir eserin kenar kısımlarına açıklayıcı notlar düşmek veya aynı amaçla ayrı bir eser yazmaktır

ÜSLUP ÖZELLİKLERİ
başta Mevlana olmak üzere kendinden önceki büyük şairleri okuyarak yetiştiği, kendilerinden istifade ettiği, hatta bazılarına nazireler yazdığı bilinmektedir.
Şiirlerine nazire veya tahmis yazdığı şahsiyetler arasında Fuzulî, Hayalî, Nefî, Sabit, Nabî, Nedim, Nahifî ve Münif gibi şairler öne çıkmaktadır
Şiirlerinde Ruhî-i Bağdadî ile Nevizade’den bahsetmesi ve Koca Ragıp Paşa’nın Münşeat’ından söz etme-si, onun bu şairleri de okuduğunu göstermektedir
Fuzulî’nin âşıkane, Bakî’nin rindane, Nabî’nin hikemî ve Nedim’in mahallî-folklorik söyleyişle öne çıktığı bilinen bir gerçektir. Bu gerçekten hareketle Galip’in bütün bu farklı üsluplardan beslenerek kendi kişisel üslubunu oluşturduğu söylenebilir.
Nefî’den başlayarak XVII ve XVIII. asır şairlerinin hemen hepsini farklı düzeylerde ve farklı yönleriyle etkileyen Sebk-i Hindî’yi ise onun en büyük temsilcilerinden biri sayılacak kadar çok yansıttığını rahatlıkla söyleyebiliriz
Hoca Neşet’in yönlendirmesiyle Şevket-i Buharî’yi okumaya başlayınca onun üslubunda edebî şahsiyetini bulmuştur. Bu dönem, şairin kendi ifadeleriyle söyle-yecek olursak “kudema tavrı” yerine “Şevketane tavır”yani “Şevket tarzı”nı, “köhne ze-min” yerine “taze zemin”i yerleştirdiği dönemdir
Onun Şevketane tavır, Şevket tarzı veya taze zemin, nev-zemin olarak adlandırdığı şey, bugünden bakıldığında tam olarak Sebk-i Hindî’ye karşılık gelmektedir



Şiir Dili

Şeyh Galip, şiir ve şair üzerine düşünen ve bu düşüncelerini çeşitli vesilelerle ifade eden bir şairdir.
O, adı geçen mesnevisinde Nabî’yi eleştirirken şiir dilinin nasıl olması gerektiğini de söylemiştir. Buna göre Nabî’nin beyitleri Farsça bir manzume gibi olup zincirleme tamlamalarla doludur
Nesirde metni süsleyen ve ona değer katan bu tamlamalar, şiirde kullanıldıkları zaman sözü ağırlaştırmakta, okuyucuya yük olmaktadır
Ancak yazdığı metinlere bakıldığında aslında şairin buna pek de riayet etmediği, dilde sadeliği çok az sayıdaki şiirlerinde gözettiği ileri sürülmüştür. Nedim’le karşılaştırıldığında Galip’in şiir dili daha ağır ve süslü bir dildir
her Sebk-i Hindî şairi gibi o da yeni şiir dilini kullanmaktadır ve bu dil birçok bakımdan klasik üslubunkinden farklı ve ağırdır
Sebk-i Hindî’nin şiir dilini ağırlaştıran, aslında kullanılan kelimeler değil, bu kelimelerin taşıdığı anlam ve sanat yüküdür. Bu bağlamda, soyut-somut kelimeler arasında yapılan ve daha çok zincirleme biçimleriyle karşımıza çıkan tamlamaları, sözü kısaltmak ve az sözle çok şey anlatmak için başvurulan birtakım sanat ve teknikleri zikredebiliriz
Sebk-i Hindî şairleri sözden ziyade anlamın ve hayalin peşinde olmuşlardır. Anlam ve hayalde de yeniliği ve orijinalliği gözettikleri için dil konusunda daha fazla dikkatli davranmak, kelimelerin, tamlamaların ve ifadelerin en uygun biçimlerini bulup kullanmak zorunda kalmışlardır
Her Sebk-i Hindî şairi gibi Şeyh Galip de yabancı kelimelere, özellikle de Farsça kelimelere ağırlık vermiştir.
Yabancı kelimelerin, yalın hâlleriyle değil, daha ziyade birleşik sıfatların da içinde yer aldığı zincirleme tamlamalar biçiminde kullanılmaları, metinlerin anlaşılmasını zorlaştırmıştır.
Zincirleme tamlamaların kolay anlaşılamaması da uzunluklarından değil, çok farklı yapıların aynı tamlamada yer almasından kaynaklanmaktadır. Birleşik isimlerin, birleşik sıfatların, soyut kavramları somutlaştıran alışılmamış bağdaştırmaların içinde yer aldığı tamlamalarda, anlam girift ve ulaşılması güç bir hâl almıştır
Soyut ve somut kelimeler arasında yapılan tamlamalara izafet-i itibari (görece tamlama, alışılmamış bağdaştırma) denilmektedir.
Galip’in “çeşm-i hâb-âlûde-i baht-ı siyâh” tamlamasına, “kara bahtın uykulu gözü” biçi-minde bir anlam verebiliriz. Tamlamada yer alan hâb-âlûde sözcüğü birleşik bir sıfattır. Bu birleşik sıfat, çeşm sözcüğü ile bir araya getirilerek sıfat tamlaması yapılmıştır. Baht-ı siyâh da başka bir sıfat tamlamasıdır.
Her iki sıfat tamlaması bir araya gelerek zincirleme isim tamlaması oluşturmuştur
Kara baht soyut, uykulu göz ise somut kavramlardır. Şair soyut bir kavram olan kara bahta ait bir özelliği anlatmak için kendisine uykulu göz atfetmek suretiyle onu somutlaştırmıştır
“Kesret denizinin dalgasındaki iri inci” biçiminde anlam verebileceğimiz “dürr-i yetîm-i mevce-i deryâ-yı kesret” tamlamasında da aynı özellik var-dır. Gûş-ı ârzûlar (arzuların kulağı), seyl-âb-ı keder (keder seli),şikâr-ı bûy-ı ma‘nâ (mana kokusunun avı), tâb-ı şu’le-i fikr (düşünce alevinin harareti/parlaklığı) gibi tamlamalar da, soyut kavramlara somut özellikler vererek onları anlatmak üzere kurulmuş izafet-i itiba-rilerdir
Fişeng-i âh (âh fişeği), mevc-i seyl-i nâle (inleme selinin dalgası) gibi tamlamalar ise aralarındaki benzerlik ilişkisinden yararlanarak bir kavramı başka bir kavramın yardı-mıyla insan zihninde canlandırmaktadır
Sözü kısaltmak, diğer Sebk-i Hindî şairleri gibi, Şeyh Galip’in de bir üslup özelliğidir. Bu nedenle şair, sözü uzatan birtakım söz sanatlarından uzak durmuş, onun yerine teşbih, istiare, kinaye, telmih, hüsn-i talil ve mecaz-ı mürsel gibi sözü kısaltma özelliği bulunan anlam sanatlarına ağırlık vermiştir
şiirlerinin genelinde ağır ve süslü bir dil kullandığı hâlde, bazı şiirlerinde, özellikle de şarkılarında sade bir Türkçe kullanmıştır
onun hece vezniyle bir şiir, Türkî-i Basit tarzında sade Türkçeyle bir gazel, Ali Şir Nevayî dilinde yani Çağatay Türkçesiyle başka bir gazel söylemesi gibi, divanına bir çeşni katma çabası ya da devraldığı mirastaki üslup çeşitliliğinin kendisindeki doğal yansımaları olarak kabul edilmelidir
şiirinde, Türkçe deyimlerin çokluğu dikkati çeker. Ağızdan ağıza gezmek, ağzı sulanmak, başına çalmak, boş bulunmak, çanına ot tıkmak, buluttan nem kapmak, el çekmek, göz kulak olmak, gözü yollarda kalmak, gün yüzü görmek, kan ağlamak gibi de-yimler bunlardan sadece birkaçıdır.
“Tut ki bir de …”, “Aşk olsun!”, Hoş geldin!”, “İki gö-züm!”, “Gözceğizim”, “Bir içim su”, “Ay yenisi”, “Poşu saçağı” gibi ifadeler ise günlük ko-nuşma dilinin çok daha açık yansımaları olarak karşımıza çıkar

Lafız-Anlam İlişkisi
Anlamı şaraba, lafzı da kadehe benzeten şair, şarap içme eyleminde kadehin araç olması gibi, anlatma ve anlama eylemlerinde de lafzın ancak bir araç olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü şairin asıl amacı lafız değil, anlamdır.
Anlamda da bazı özellikler bulunmalı; güzel, renkli ve ilk defa söyleniyor olmalıdır. Fakat manaya öncelik veren şair, lafzın ihmal edilmesinden yana olmamış, onda da bazı özellikler aramıştır
Galip’in lafızda aradığı en önemli özellik aşinalıktır. aşina (=tanıdık, bilinen) lafız ile kendini göstereceğini düşünmektedir.
Galip’e göre, İrem bahçesinde yabani otlara yer olmadığı gibi, şiirde de bilinmeyen, ilk defa duyulan lafızlara yer yoktur:
Galip’e göre şairler lafzı, anlamın hizmetine vermelidir. Anlamı muma, lafzı da o mumun etrafında dönen pervaneye benzetir.
kendi lafzının, mananın gözüne cila parıltısı verdiğini söylemiştir
Şair, lafzın anlama muhtaç olduğunu söylerken, anlamın da lafza muhtaç olduğunu belirtme gereği duymuştur

Sözün Kısalığı
Sebk-i Hindî şairleri, az sözle çok şey anlatmaya önem verdikleri için, şiirde sözü kısaltmışlardır
Soyut kavramlar, somutlaştırılarak anlatılmıştır, Anlamda yenilik ve orijinallik özelliklerinin aranması iseşairlerin hareket alanlarını iyice daraltmış, işleyecekleri konuları ve anlatacakları kavramları sınırlamış, hatta manzumelerin beyit sayısında bile azalmaya neden olmuştur.

Yeni Mazmunlar
Onlar, dikkatlerini kendilerini çevreleyen tabiata, sosyal hayata, araç gereçlere, örf ve adetlere, herkes tarafından kabul gören birtakım inançlara ve bilgilere çevirmişlerdir
Her biri çok iyi gözlemci olan Sebk-i Hindî şairleri, buldukları mazmunlarla şiirin çağrışım dünyasını hem yenilemiş hem de zenginleştirmişlerdir.
Yeni mazmunlar onların yeni teşbihler yapmasına, hatta yeni istiareler geliştirmelerine imkân sağlamıştır
yeni ve orijinal manaları anlatmanın yollarını açmış, ancak yeni mazmunlara aşina olmayanlar için manaya ulaşmanın yollarını güçleştirmiş, hatta bezen tıkamıştır bile
Galip, “Aldım tamâm kişver-i mazmûnu söz budur” mısrasında, mazmun ülkesini bütünüyle ele geçirdiğini söy-leyerek mazmunlara ne kadar hâkim olduğunu göstermek istemiştir.
mazmun ko-nusundaki duyarlılık ve hâkimiyeti, köhne zemin olarak adlandırsa bile yine de eskilerin şiirine ilgi duymasını sağlamıştır. Çünkü o, “Var köhne zemînde yine tohm-ı gül-i mazmûn” diyerek, eskilerin şiirinde her şeye rağmen mazmun gülünün tohumunun bulunduğunu iddia etmiştir.
Onun için Galip’in şiirinde hem eski hem de kendisinin “tâze mazmûn” de-diği yeni mazmunlar yer almıştır

Bercesteli Beyitler
Galip, örneklendirmeye dayalı beyit yapısı içinde berceste mısra söyleme tekniğini de başarıyla kullanmıştır
Divan şiirinde başından beri varlığı bilinen, ancak XVII ve XVIII. asırlarda şairler arasında çok kullanılarak Sebk-i Hindî’nin önemli özelliklerinden biri hâline gelen bercesteli beyit yapısı içinde şairler, vecize gibi işlevsel mısralar söylemişlerdir

Tasavvuf ve Hayal
Lafız-anlam ilişkisinde anlama öncelik veren, anlamda da güzel, renkli ve ilk defa söyleni-yor olma gibi birtakım özellikler arayan Şeyh Galip, Hüsn ü Aşk’ta bütünüyle, divanında ise büyük oranda soyut kavramlara yönelmiştir.
Şair, soyut kavramları anlatabilmek için hayal unsuruna ağırlık vermiş ve söz konusu kavramları hayal aracılığıyla okuyucu zihninde canlandırmaya çalışmıştır
Başından beri tasavvufla iç içe bir hayat süren Şeyh Galip, şiirlerinde tasavvufi konulara ağırlık vermiştir
Şair, gerek el değmemiş özgün anlamları gerekse tasavvufi birtakım düşünceleri anlatmak için hayal unsurundan ziyadesiyle istifade etmiştir. Bu nedenle onun şiiri, imaj bakımından oldukça zengindir. Özellikle paradoksal imajlar yaratmadaki başarısı, tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıktır
Şeyh Galip’in hayal unsurunu çok önemsemesi, kendisinin büyük değer verdiği Şevket-i Buharî’nin hayal ağırlıklı şiir tarzıyla da örtüşen bir durumdur

Tezattan Uyumlu Birlikteliğe: Paradoksal İmajlar
Tezat sanatı, genellikle zıt anlamlı iki sözcüğün aynı ifadede kullanılması biçiminde tanımlanmıştır
Bilinen biçimleriyle her dönemin şiirinde görülebilen tezat sanatı,bu biçimiyle Sebk-i Hindî şairleri tarafından çok fazla kullanıldığı için dönemsel bir üslup özelliği olmuştur

Çeşme-i mihr, çeşme-i hurşîd,ser-çeşme-i hurşîd tamlamalarında güneş bir çeşme; kulzüm-i şu‘le, bahr-ı şu‘lezâr tamlamalarında okyanus ve deniz bir alev yeri; mevc-i şerâre tamlamasında ise kıvılcımların birbiri ardına gelmesi bir dalga olarak düşünülmüştür.
Güneşin bir ateş topu, alev ve kıvılcımın da yine ateşe ait unsurlarla; çeşme, okyanus, deniz ve dalga kavramlarının ise hep su ile ilgili olduğu düşünüldüğünde, şairin burada ateş ve su arasındaki karşıtlığı âdeta yok sayarak onları aynı kavramda birleştirdiği görülmektedir.
Ayva tüylerinin altındaki siyah ben, sevgilinin yüzüne aydınlık vermiştir. Bülbülün ahından yükselen kıvılcımlar, bulutlar sayesinde narçiçeğine dönüşmüştür. Muhabbet sırrı suskun, aşk remizleri ise dilsiz ve kulaksız söylenmiştir.
Nûr-ı siyehten yani siyah nurdan âb-ı hayât çeşmesi görülmüştür. Hiçbir talebi olmayanların talebinden söz edilmiştir

Duyuların Uyumlu Birlikteliği: Çoklu Duyulama
Çoklu duyulama, herhangi bir duyu organının, kendi eyleminin yanı sıra, başka duyu eylemlerini de gerçekleştirebilmesi biçiminde tanımlanabilir.Bu bağlamda şairlerin, iki
duyu organını aynı tamlamada birleştirdikleri, birini diğerinin bir alt organı olarak gösterdikleri bile görülmüştür

Çeşm-i sühan-gû, güft-gûy-ı nigeh, güft-gûy-ı çeşm, gamze-i gûyâ, lisân-ı gamze, zebân-ı gamze-i cellâd-ı yâr gibi tamlamalar hep gözlerin ve bakışların konuşma, bir şeyler anlatma özelliğini gösteren ifadelerdir.

Gözlerin ve bakışların konuşma özelliğinin yanı sıra susma özelliği de vardır: Hamûşân-ı nazar, çeşm-i hamûş tamlamalarında bakışın ve gözün susma özelliği dile getirilmektedir.

Galip, kulak aracılığıyla duyulanan ses ve söz kavramlarına, başka duyu organlarını ilgilendiren özellikler vererek de çoklu duyulamalar yapmıştır

Soğuk sözler, nigâh-ı germ, nezzâre-i germ, bir germ nigâh etmek, kelâm-ı telh, sühan-ı telh, şîrîn sühan, şu‘le-i sadâ, şu‘le-i âvâz gibi ifadelerde sözün sıcak veya soğuk, acı veya tatlı olmasından, hatta nükhet-i zülf-i sühan tamlamasında saça benzetilerek onun kokusundan söz edilmiştir
Bûy-ı telvîn tamlamasında ise renkli kokudan bahsedilmiştir

Şeyh Galip’in Etkileri
Kendisi daha hayattayken bile,Esrar Dede ve Neyyir Dede gibi şahsiyetler, onun etkisinde kalarak şiir söylemişlerdir.

Etkisi ölümünden sonra da devam etmiş; hatta Keçecizade İzzet Molla, Hüsn ü Aşk’tan ilham alarak Gülşen-i Aşk adında bir mesnevi yazmıştır

Vakanüvis Pertev, Ayıntaplı Aynî, Ziver Paşa, Bosnalı Fehîm, Şeref Hanım, Şeyhülislam Ârif Hikmet, Enderunlu Rasih, Yenişehirli Avnî, Bayburtlu Zihnî gibi şairler onu beğenmiş ve bunlardan bazıları ona nazireler yazmışlardır.

Modern Türk şiirinde Ahmet Haşim, Behçet Necatigil, Asaf Halet Çelebi, Sezai Karakoç ve Hilmi Yavuz gibi ustalar Şeyh Galip’in şiirlerinden yararlanmışlardır

Hüsn ü Aşk kadar modern Türk edebiyatına kaynaklık etmiş başka bir mesnevi yoktur.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur’da; Orhan Pamuk, Kara Kitap adlı romanında Şeyh Galip’e ve Hüsn ü Aşk’a göndermelerde bulunmuştur. Fazıl Hüsnü Dağlarca, Şeyh Galip’e Çiçekler başlığı altında Hüsn ü Aşk vezninde şiirler söylemiştir.

Şair ve çevirmen Ahmet Necdet, genç okuyucuları “bu aşk hikâyesinin güzellik ve zenginliğiyle karşı karşıya getirmek” niyetiyle eserin dil içi çevirisini yapmış, Hüsn ü Aşk/Güzellik ve Aşk adıyla yayımlamıştır

Kenan Sarıalioğlu, “Aşk ve Güzellik” başlığı altında Hüsn ü Aşk’tan yaptığı dil içi çevirileri kitaplaştırmıştır
BİR BAŞKA LÜGAT BİR ÖZGE MACERA: HÜSN Ü AŞK

Galip’in henüz 26 yaşındayken yazdığı Hüsn ü Aşk mesnevisi, 2042 beyit ve her biri
altışar bent olan dört tardiyyeden oluşan bir eserdir Eserde aruzun mef‘ûlü mefâ‘ilün
fe‘ûlün kalıbı kullanılmıştır
Anlatım tekniklerinden tahkiye ve tasvirin kullanıldığı eserde, klasik mesnevilerdeki mukaddime, hikâye ve hatime bölümlerine yer verilmiştir
Şeyh Galip, eserinin mukaddime bölümüne Allah’a hamd etmekle başlamış,ardından Hz. Muhammet’in övgüsünü, sıfatlarını, miracını ve mucizelerini içine alan bir naat söylemiş, sonra Mevlana ve kendi babası hakkında övgüde bulunmuştur

Şair, hikâye bölümüne geçmeden önce, bu eseri niçin kaleme aldığını Sebeb-i Telîf başlığı altında anlatmıştır

Hüsn ü Aşk’ta, Âğâz-ı Dâstân-ı Benî Mahabbet başlığıyla eserin hikâye bölümü başlatılmıştır. Sonra Benî Muhabbet kabilesinin meclisleri, avları ve baharları sırasıyla tasvire dilmiştir..


HAZIRLAYAN:MELİS EDEBİYAT' a çok tşk. ediyoruz...
 

Çevrimiçi üyeler

Şu anda çevrimiçi üye yok.

REKLAMLAR

Forum istatistikleri

Konular
19,425
Mesajlar
150,241
Kullanıcılar
90,402
Son üye
hrnrms49
Üst