Aöf Kültür Tarihi Ders Notları 10. Ünite

AOFDESTEK

ADMİN
Yönetici
Admin
Katılım
9 Şub 2011
Mesajlar
5,841
Tepkime puanı
22
Puanları
38
Bölüm:
İşletme
Şehir:
Bursa
KÜLTÜR TARİHİ

10. ÜNİTE

21. YÜZYILA DOĞRU: KÜRESELLEŞME VE DİJİTAL ÇAĞ

YENİ BİR DÜNYA DÜZENİNE DOĞRU
1980’lerden sonra dünyada meydana gelen büyük değişimler, dönüşümler bize nereye doğru gittiğimizi çok yeterli olmasa da göstermekte, en azından gözlemlerde bulunmamıza yaramakta ve 21. yüzyıla dair veriyi de içinde tutmaktadır. Bu nedenle, son 30 yıllık zaman dilimi, doğru bir yön bulabilmemiz açısından çok önemli görülmektedir. Bu anlamda son 30 yılın en belirleyici faktörlerinden birisi kuşku yok ki Soğuk Savaş’ın sona ermesidir. Yaklaşık 40 yıl devam eden bu sürecin yaratmış olduğu gerginlik, nükleer tehdit, sosyalist ve kapitalist kamplaşma, dünyayı önemli derecede etkilemiştir. 80’li yıllardan itibaren SSCB ve Doğu Bloğu ülkelerinin geçmişten gelen ekonomik refah, özgürlük ve teknoloji sorunlarının çözümünde yeterince gelişmeler kaydedememesi, üstelik SSCB’nin bunlara eklenen başarısız bir Afganistan deneyimi, sonuçta SSCB’yi zor bir duruma sokmuştu.

Bu zor koşullarda iktidara gelen Mihail Gorbacov, Glasnost (açıklık-şeffaflık) ve Perestroika (yeniden yapılandırma) politikalarıyla hızlı bir reform sürecini başlatır. Ancak Gorbacov’un bu politikaları, karmasıklaşan ve geçmişin ağır yükünü taşıyan sorunların üstesinden gelemez. 1989’a gelindiğinde Doğu Avrupa’da komünist iktidarlar ardı ardına yıkılır. Eski Halk Cumhuriyetleri çoğul demokratik seçim sistemini benimserler. Yine aynı yıl, Demokratik Almanya Cumhuriyeti, Doğu Alman vatandaşlarının yoğun tepkisi ve yurt dışına göçü karşısında, Berlin Duvarı’nın 28 yıllık tarihine son verilerek yıkılması Dünya Tarihinde yeni bir dönemin, hatta yeni bir yüzyılın başlangıcı olarak görülür. Berlin Duvarı’nın üzerinden bir kaç yıl geçmeden Sovyet politikalarının ve ekonomisinin toparlanması zor bir çöküşle karşı karşıya kalması ve akabinde Doğu ve Batı Almanya’nın birleşerek tek Almanya’yı oluşturması, Sovyetleri kontrolü sağlanamayan zor bir sürece sokmuştu. Üstüne üstlük Baltık ülkeleri de bunları örnek alarak bağımsızlık mücadelesine başlamışlardı. 1991’in sonuna gelindiğinde ise, Sovyetler Birliği’nin tüm cumhuriyetleri bağımsızlıklarını ilan etmiş ve Sovyetler Birliği artık yok olmuştur. Benzer bir değişimi, Avrupa Topluluğu için söylemek de olasıdır.

Topluluk, Soğuk Savaşın sona ermesiyle Avrupa Birliği şeklinde çokuluslu oluşuma gider, 1985’te Schengen Antlaşması’yla üye ülkeler arasında sınırlar kalkar, bir yıl sonra Avrupa bayrağı kullanılmaya başlanır ve 2002’de de 12 üye ülke ortak para birimi olarak Avro’ya geçer. Üye sayısı, 1990 sonrası eski Doğu Bloğundan doğan ülkelerin de kabul edilmesiyle 27’ye ulaşmıştır. Sovyetler Birliği ve Doğu Bloğunun dağılması kuşku yok ki Amerika Birleşik Devletleri’nin 90’lı yıllarda süper-güç olmasını sağlamıştı. ABD, bu yıllarda ekonomik ve teknolojik gelişmede açık ara bir prestij sağladığı için, yeni-liberal kapitalist ekonominin dünyada yerleşmesinde rol oynamaya başladı. Ancak buna karşın Rusya, Yeltzin döneminden beri boğuştuğu derin ekonomik kriz, 1999’da Vladimir Putin’in başkanlığa getirilmesiyle düzelme sürecine girecektir. ABD’nin konumu tek kutuplu bir dünya görüntüsü verse de, bugün, Rusya, Çin, Hindistan, AB ve Japonya gibi güçlü aktörlerin varlığı, çok kutuplu, çoğulcu bir dünya dü- zeni izlenimi vermektedir. Varşova Paktı’nın 1991’de lağvedilmesiyle de, NATO, 90’lı yıllardan itibaren yeni işlevler yüklenir.


YENİ SAVAŞLAR, TERÖRİZM VE AYRIMCILIK

Soğuk Savaş sonrasının ilk çatışması ABD’nin 1990’da Irak’a müdahale etmesiyle gerçekleşti. Irak’ın Küveyt üzerinde hak iddia etmesini ve işgalini gerekçe gösteren ABD ve çok uluslu koalisyon, 27 Eylül 1991’de ‘Çöl Fırtınası’ harekatını başlattı. Dünya televizyonlarından naklen yayınlanan bu savaşta, gece uçan uçaklar ve bombalamalar ışık saçıyormuş gibi büyük patlama sesleriyle ilk kez canlı olarak izlendi. Baudrillard bu savaş için “Hepimiz televizyonların karşısında sanal bir savaş izledik. Körfez Savaşı bize, televizyonlar üstünden, bütün anlamından soyutlanmış olarak taşınıyordu. Acısı, tozu, dumanı yoktu. İzlenen, eğlencelik bir şeydi” diyerek bu savaşın kendi gerçekliğinden sıyrılarak eğlencelik bir seyre dönüştürüldüğünü, hatta bu anlamda savaşın olmadığını söyleyerek paradoksal bir tespitte bulunmuştu.

2003’te gerçekleşen İkinci Körfez Savaşında ise, Irak, birincisinde olduğu kadar şanslı değildi. Savaşın nedeni sonradan kanıtlanamayan kimyasal silahların varlığı gibi gösterilse de bir petrol savaşı olduğu bilinmektedir. İsrail-Flistin sorunu, kronik ve çözümsüz sorunların başında gelmektedir. Bölgenin üç büyük din için kutsal sayılması; İsrail’in politikası gibi birçok nedenlerden dolayı, bitimsiz ve çözümsüz bir sorun olarak bugüne kadar devam etmektedir. Slovenya, Hırvatistan ve Makedonya, 1991’de bağımsızlığını ilan ederek Yugoslavya’dan ayrılır. Bosnalı Sırplar, Bosna topraklarının büyük kısmını ele geçirerek, Bosna Hersek Sırp Cumhuriyetini ilan ederler.

11 Eylül 2001’de, stratejik askeri savunma bakanlığı binalarından olan Pentagon ve Dünya Ticaret Merkezine saldırı düzenlenerek, ikiz kuleler olarak bilinen binalar örneği görülmemiş terörist yöntemle yerle bir edilir. Bu saldırı sadece savaşı ve çatışmayı ABD’ye getirmekle kalmamış aynı zamanda, süper güç misyonu yüklenen ABD’nin prestijini de sarsmış, Batı ve İslam karşıtlığı üzerine kurulan Medeniyetler Çatışmasını yeniden dünya gündemine getirmiştir. 2005 yılında, Paris banliyösündeki olaylarda, Fransa’ya göç eden göçmenlerin ikinci ve üçüncü kuşak gençleri, “tam ve eşit vatandaşlık” haklarından mahrum edilerek “ikincileştirildiklerini” savlayarak şiddet içerikli çeşitli olaylar çıkarırlar. Şiddetin aldığı boyut benzersizdir, Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maalouf, bu olayı daha başka bir perspektiften bakarak ‘siyasi boşvermişlik’ olarak yorumlamıştır.


BİRLEŞMİŞ MİLLETLER: 1944 yılında kurulan (BM) uluslararası barış ve güvenliğin korunmasından sorumludur. Bütün üye ülkelerin katılımıyla Genel Kurul oluşur. Bünyesindeki en önemli Konsey olan Güvenlik Konseyi, beş daimi üyesi (her kararı veto etme hakları vardır) olan ABD, Çin, Fransa, İngiltere ve Rusya ve on geçiçi üyeden (Genel Kurulda seçimle ve coğrafi denge gözetilerek) oluşur. Güvenlik Konseyi kararları üyeler için bağlayıcıdır ve BM, gerektiğinde ilgili maddelerin verdiği yetkiyle BM silah gücü kullanabilir. BM’in Ekonomik ve Sosyal Konseyi ise İnsan Hakları, Uyuşturucu Maddeler, Sosyal Kalkınma, Nüfus ve Kalkınma, Kadın, İstatistik, Suç Önleme ve Adli Yargı, Sürdürülebilir Kalkınma, Bilim ve Teknoloji gibi alanlarda öncelikleri belirleyen, çalışmalar planlayan Komisyonlardan oluşur.

BM bünyesinde bir başka önemli kuruluş Lahey’de faaliyet gösteren Uluslar arası Adalet Divanı’dır. Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi tarafından değişik ülkelerden seçilen on dört yargıçtan oluşan bu Divan, devletlerarası uyuşmazlıklar konusunda; uluslararası hukuka göre çalışmakta, Divan’ın yetkisini kabul eden üye ülkeler alınan kararlara uymakla yükümlüdür. BM’e bağlı kuruluşlar arasında Dünya Gıda Örgütü, Uluslararası Atom Enerjisi, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), Uluslararası Telekomünikasyon Birliği (ITU), BM Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), BM Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), Dünya Sağlık Örgütü (WHO) gibi kuruluşlar vardır. BM küresel bir işbirliğiyle çözümlenebilecek olan uluslararası terörizmle (bombalama, uçak kaçırma, rehin alma, vb.) mücadele için 1997’de Teröre ve Bombalama Eylemlerine Karşı Uluslararası Sözleşme’yi kabul etmiş ve bunu izleyen süreçlerde somut eylem planlarıyla bağlayıcı kararlar almıştır.


KÜRESELLEŞME, KÜRESEL KÜLTÜR, YENİ YAŞAM TARZLARI

Küreselleşme, dünyanın mekânsal olarak küçülmesi, Marshall McLuhan’ın deyişiyle küresel köy’e dönüşmesidir. 1980’li yıllardan sonra ülkelerdeki yabancı yatırımlarda artışlar görülmüştür. Bu durum uluslararası alanda ekonomik bütünleşmede önemli bir canlanma meydana getirmekle birlikte, çokuluslu şirketlerin birçok ülkede aynı anda etki alanının büyümesine yol açmıştır.

Çokuluslu kuruluşların ekonomik gücü ya da izledikleri finans politikaları, birçok alanda belirleyici otorite konumuna gelebilmekte, yaptırımlar oluşturabilmektedir. Küresel politikalar aynı zamanda kendi karşıtlarını da beraberinde getirmiştir. Anti-küreselci (küresellik karşıtı) eylemler olarak bilinen bu hareketlere 1999 yılında Seattle’daki Dünya Ticaret Örgütünün toplantısında, dünyanın metalaştırılmasına karşı yapılan protestolar ve
Üçüncü Dünya ülkelerinin borçlarının iptal edilmesini talep eden kampanyalar örnek gösterilebilir. Eylemler daha sonra başka kentlerde de devam etmiştir.

Büyük küresel aktörler olarak görülen Dünya Ticaret Örgütü, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar, Körfez savaşı başta olmak üzere birçok önemli olay, kitlesel katılımlarla protesto edilmiş ve geniş yankılar uyandırmıştır.

Globalisation terimi ise 1960 yıllarında ilk kez modernizasyon sürecinin bir parçası olarak, Doğu Bloğuna rağmen dünyanın somut bir biçimde tek bir bütün olarak yapılaşması süreci anlamında kullanılıyordu.

KÜRESEL AKTÖRLER: 1944’de kurulan Uluslararası Para Fonu, bütün Birleşmiş Milletler üye devletlerinin katılmak durumunda olduğu, (Kuzey Kore, Küba, vb. birkaç devlet hariç), doğrudan küresel finans düzenini takip eden, dünya borsaları, döviz ve ödemeler konusunda düzenlemeler yapan bir kuruluştur. ABD en fazla sermayeyle iştirak ettiği için en fazla oy hakkına sahip bulunmaktadır. 1995 yılında kurulan Dünya Ticaret Örgütü hükümetlerin iç ticaret yasalarını ve düzenlemeleri nasıl yapacağı konusunda yasal çerçeve hazırlayan kurumdur. WTO’nun aldığı kararlar ya da koyduğu kurallar insan ve çevre, insan ve sağlığı, açlık ve beslenme gibi sorunlarla çok yakından ilgilidir.


Gezegenimizin Temel Sorunları: Küresel Isınma, Enerji, Doğal Afetler: Kuzey Yarım Kürede 1960’dan bu yana kar yağışında %10 azalma olmuş; 20. yy. boyunca denizlerin su seviyesinde 10 ile 25 cm arasında yükselme meydana gelmiş; ayrıca yine 1960 yılından bu yana sıcaklığın ortalama 0.5 ile 0.8 arasında artış gösterdiği ve önlem alınmadığı takdirde yaşadığımız yüzyılın sonunda bu artışın 2 dereceyi bulacağı belirtilmektedir.


YENİ BİLİMLER, YENİ TEKNOLOJİLER, YENİ İLETİŞİM TARZLARI

1980’li yıllardan başlayarak, toplumsal olandan bireysel olana doğru önemli bir yönelim görülmüştür. Baudrillard bu dönüşümü ‘Toplumsalın Sonu’ şeklinde adlandırmıştır. Bilgisayar elbette yaygınlaştıkça hayatımızı ve toplumları da dönüştürmektedir. Hızlı iletişimden, en profesyonel uzmanlık bilgi erişimine, alışverişten oyuna, eğitim hizmetlerinden sanatsal uğraşlara, interaktif ilişkilerden görüntü ve bilgi stokuna, sosyal paylaşım sitelerine, sayamayacağımız kadar çok uğraş ve ilişkinin yaşandığı bir ortam olarak, 21. yüzyılın gerçek yaşamına alternatif bir alan olarak görülmektedir.

JEAN BAUDRILLARD VE SİMÜLASYON: Baudrillard’a göre gerçek artık var olan bir şey değil, sürekli üretilen bir şeydir. Bir kökene bağlı rasyonel ya da referansa bağlı olması gerekmez. Günümüzde gerçek, işlemsel bir şekilde modeller aracılığıyla yeniden üretilen şeydir. Bunu da Baudrillard ‘hipergerçek’ yada ‘simülasyon’ (benzetim) olarak adlandırır. Simülasyonu tanımlarken Baudrillard hasta örneğinden hareket eder ve şöyle der. “Hastaymış gibi yapan bir insan, yatağa uzanıp bizi hasta olduğuna inandırmaya çalışır. Ama hastalık simülasyonu yapan kişi kendisinde semptomlar görmeye başlar”.


Internet: Önceleri, 1960’ta askeri amaçlarla bilgi paylaşımı amacıyla ortaya çıkan Internet, daha sonra, 1969’da yine aynı amaçlarla dört üniversite arasında kullanılmış, bugün ise dünyayı adeta kaplayan bir ağa dönüşmüştür. Haberleşme programları, telsiz-telefon, radyo, televizyon yayınlarının aktarılması sağlanmakta; dünyayı gözleme çalışmaları ise daha çok askeri, meteorolojik, tarım, madencilik ve çevre amaçlı programları içermektedir. Çölleşme, orman alanlarındaki değişim, ozon tabakasındaki değişimler, verimli/verimsiz toprakların dağılımı, suların kirlenmesi, volkanik aktivite gibi çevresel durumlar, bu çalışmalar sayesinde uydulardan izlenebilmekte; bu bilgiler ışığında da geleceğe yönelik yeni politikalar geliştirilebilmektedir. “Anjiyosuz Anjiyo” da denilen, bilgisayarlı tomografi tekniği, sanal kolonoskopi bunlar arasında önemli adımlar olarak görülmekte; yakın gelecekte de üç boyutlu tomografilerin hizmete gireceği belirtilmektedir. Ayrıca öteden beri kullanılan aşı yöntemiyle, son yıllarda bazı hastalıkları önlemeye yönelik çalışmalardan olumlu sonuçlar alınmıştır.

Menenjit, Hepatit A ve B, Pnömökok zatürreesi ve rahim ağzı kanseri aşısı son dönemlerde başarılı sonuçlar alınan uygulamalar arasında anılmaktadır. İçinde bulunduğumuz yüzyılın belki de en önemli buluşu insanın gen haritasının çözülmesidir. Genom projesi olarak bilinen DNA’nın şifresinin çözülmesiyle bugüne kadar başedilemeyen hastalıklar olarak bilinen alzheimer, kalp krizi ve kanser başta olmak üzere birçok hastalığın tedavisi yapılabilecek, insanın yaşam kalitesi yükselebilecek, dolayısıyla da insan ömrü uzayabilecektir. Yine gen haritası sayesinde yapılacak genetik analizlerle, insanların daha anne karnındayken ne tür hastalıklara yakalanacağı belirlenebilecek, hatta insan bedeninin ne kadar yaşayabileceği bile belirlenebilecektir. Bu buluş, 21. yüzyılın ilk dev teknolojik zaferi olarak anılmaktadır.

Tıpta meydana gelen çok önemli gelişmelerden biri de klonlamadır. Herhangi bir organizmanın, embriyonun veya bir DNA parçasının çoğaltılması olarak tanımlanan klonlama, moleküler, çoğaltımsal ve terapi amaçlı olmak üzere üç türde yapılmaktadır. Bunların içinde en çok tartışma yaratan klonlama tipi, terapi amaçlı klonlamadır. Bu tip klonlama insan embriyolarının kök hücreleri alınması ve hasta insanlarda kullanılması esasına dayanır. Örneğin lenf kanserinde embiryonik kemik iliği hücrelerinin, kanserli doku ile değiştirilerek oradaki sağlıklı hücreyi oluşturabileceği ve hastalığı tedavi edebileceği bilinmektedir. Bu yöntem bir çok hastalığın tedavisinde önemli bir umut olarak görülmektedir.

İlk
memeli olarak klonlanan Dolly koyun kopyalaması da bu yöntemle gerçekleştirilmişti. 1996 yılında Dr. Ian Willmut ve arkadaşları tarafından gerçekleştirilen bu kopyalama bilim tarihi açısından önemli bir olay olarak görülmüş ve tüm dünyada büyük yankılar yaratmıştır.

1985 yılında kullanılmaya başlayan Internet (“kendi aralarında bağlantılı ağlar” anlamına gelen Interconnected Networks teriminin kısaltması), birçok olumlu yararları yanında çeşitli tehlikeler de arz etmektedir. Teknik tehlikeler, bilgisayar korsanlarının (hacker) saldırıları ve bilgisayarı ele geçirmeleri; zararlı kod ve programların canlılarda hastalık meydana getiren virüsler gibi bilgisayara bulaşması ve casus programlar sayılabilir. Bunun yanında, mantığın sınırlarını aşacak tarzda bilgisayar oyunlarına teslimiyet, sosyal paylaşım ya da web güncelerinde (blog) aşırı zaman tüketimi, saplantı halini alan pornografi, ileri toplumlarda internet üzerinden alışveriş takıntısı, Internet bağımlılığı gibi çağın bir tür hastalığını da yaratmıştır.

1980 SONRASINDA KÜLTÜR VE SANAT

Bu dönemde sanat, 60’lı yıllardan sonra sanatın yapısına dair geliştirilen köktenci sorgulamaların oluşturduğu miras üzerinden gelişir. 1960 sonrasının sanat anlayışı, kökenlerini yüzyılın başındaki Avangard akımlarda, özellikle de Dada’nın alaycı ve nihilist tavrında, Fütürizm’in ateşli eylemciliğinde ve en çok da Duchamp’ın hazır nesnesinde bulur. Andy Warhol, imgelerini eliyle çizmek yerine hazır popüler imgeleri kullanır. Bunları teknisyenleri aracılığıyla “Factory” diye adlandırdığı atölyesinde mekanik yöntemlerle çoğaltımını yapar. Yine Minimalistlerin çoğu, eserlerini sipariş vererek yaptırırlar. (Dan Flavin, eserlerinin kurgusunu tamamladıktan sonra projeyi elektrikçilere verir ve elektrikçiler sanatçının istediği projeyi uygularlar sadece).

Yeni Gerçekçiler, Fluxus, Land Art sanatçıları olmak üzere bu dönemin birçok sanatçısı, sanat ile yaşamı bütünleştirmeye çalışmışlardır. Ve sanat güzel de olmak zorunda değildir. Çirkinlik, rahatsız edicilik, iticilik, korkutmak pekâlâ sanat kategorisi olarak kabul edile-bilmektedir. Örneğin Marina Abramoviç 1997 yılında Venedik Bienalinde gerçekleştirdiği “Balkan Barok” isimli bir performansta, üç gün boyunca yüzlerce kanlı kemikten et sıyırır. 1960 sonrası sanata da işte o kadar ‘sanat’ denilebilirdi. Çünkü bu dönem sanatçıları tüm bunlara karşı çıkarak varolmuşlardı. Bununla bağlantılı olarak sanatın ölümü sorunu, Hegel’den beri zaman zaman tartışılmakla birlikte, bugünkü temellendirme daha çok postmodern sanatta olduğu gibi, varolan imgelerin sonsuz çoğaltımında, gittikçe yaşamla bütünleşen, yaşamın kendisi olan sanatta ve anti estetik arayışlarda gerekçelerini bulmaktadır.

Küreselleşmeyle birlikte yapıtın kamuoyuna sunumunda önemli bir değişim yaşanmış; endüstri ürünlerinin sunumunda geçerli olan tüm kural ve yöntemler kültür sanat için de geçerlilik sağlamıştır. Jameson’un deyişiyle “Estetik üretim meta üretimiyle iyice bütünleşmiş” ve piyasa realitesine sonuna kadar bağlı kalmıştır. Bundan dolayı da çokuluslu sermaye, rekabet gücünü artırmak, kamuoyunda güvenirliğini artırmak için sponsorluklarla sanatı desteklemeye başlamışlardır. Bunun sonucu olarak da, inanılmaz derecede reklam ve tanıtım kampanyalarıyla dünya çapında etki yaratan ve izleyici toplayan mükemmel organizasyonlar ve etkinlikler (bienal, festival, konser gibi) gerçekleştirilmiştir.


Plastik Sanatlar: 70’li yılların sonlarında ortaya çıkan Yeni Dışavurumcular (neo-ekpresyonizm) asıl etkinliğini 80’li yıllarda gösterdi. Minimalist ve kavramsal sanata karşı resmi yeniden önemsenir kılmayı hedefleyen bu sanatçılar, öteden beri sanatın ötelemiş olduğu, figür, cinsellik, sembolizm, tarihsel olaylar, mitoloji, anlatı, otobiyografi gibi temaları, büyük boyutlu tuvallerde kalın ve kaba fırça kullanımıyla, renk ve biçim yetkinliğini öne çıkararak eserlerini yapıyorlardı. Kiefer, Almanya’nın tartışmalı geçmişi, Mezopotamya, Eski Ahit’ gibi temalarla; Baselitz, alışkanlık ve beklentilerimizi altüst eden resimleriyle dikkat çekerler.

Polke, Chia, Clemente, Cucchi, Fischl, Salle, Schnabel gibi sanatçılar bu anlayış içerisinde dikkat çeken diğer sanatçılardır. Bienallerin gösterim alanı olarak popülerleştiği, resim ve heykele alternatif olarak var olan yerleştirme, video, fotoğraf, performans ve deneysel üretimlerin gözde türler olarak başköşeye yerleştiği, küratörlük olgusunun daha çok konuşulmaya başlandığı ve üçüncü dünya ülkelerinin, ötekinin, yerel kimliklerin keşfedilmeye başlandığı yıllar olarak da bilinir.

Barbara Kruger’in medyanın dilini kullanarak, popüler kültürün yarattığı cinsiyet ayrımcılığını eleştiren işleri; Jenny Holzer’in tüketim kültürünün yarattığı birey tipine yönelik eleştirilerini, kendisine ait sözleri görünür kılarak sergilediği elektronik panoları; Cindy Sherman’nın farklı kimliklere bürünerek çektiği fotoğraflarla gerçek kimliğini belirsizleştirdiği eserleri; Sherrie Levine’nın erkek sanatçıların bilindik eserlerini kopyalayarak kendine maletmesi, tüketim kültürü ve medyanın güvenirliğine, bilgiyi manipüle edebilmesine, önerilenin yapaylığına yöneltilmiş önemli eleştiriler olarak dikkat çekmektedir.

60’lı yıllardan sonra beden sanatı, happening, aksiyon, gösteri sanatı olarak ortaya çıkan ancak bugün performans adı altında değerlendirilen, çoğu zaman izleyici önünde gerçekleşen sanat türü yeni bir anlayış olarak dikkat çeker. Viyana Eylemcileri olarak bilinen Herman Nitsch, Rudolf Schwarzkogler, Gunter Brus başta olmak üzere sanatçılar kışkırtıcı, sansasyonel ve bedene yönelik sadomazoşistik eylemlerle gündeme oturur. Öte taraftan performans sanatının babaannesi olarak bilinen Marina Abramoviç, Sterlach ve Orlan da en etkili yapıtlarını bu yıllarda gerçekleştirir.

Yine Popüler kültür nesnelerini yeniden üreterek, kitsch olanı, banal olanı sanata dahil eden Jeff Koons; köpekbalıklarını ve diğer hayvan ölülerini kullanarak gerçekleştirdiği enstalasyonlarıyla Damien Hirst; gerçeklik duygumuzla oyun oynayarak realist aynı zamanda mekana sığmayan devasa heykelleriyle Ron Mueck; sponsorluk ilişkilerini eleştirel bir şekilde ele aldığı işleriyle Hans Haacke gibi sanatçılar ismi anılması gereken diğer önemli sanatçılardandır.


Edebiyat: Edebiyatta, büyük ölçüde postyapısalcı felsefenin dile dair ortaya koyduğu kuramsal çalışmalar etkili olmuştur. Dilin temsiliyetinin sorunsala dönüştürüldüğü yapıtlarda dil, gerçekliği temsil eden değil, onu yeniden kuran, çok anlamlılığa gönderme yapan, metaforik olana açık ve olanak tanıyacak şekilde kullanılır. Bu açıklıktan yararlanması beklenen okur, birçok anlatıdan oluşan, kurmaca ağırlığı olan romanın anlamını adeta kendisi üretir. Umberto Eco’nun Açık Yapıt isimli kitabı bu yaklaşımları kavramsallaştırır. Bu anlamda İtalio Calvino’nun Bir Kış Günü Eğer Bir Yolcu, Umberto Eco’nun Gülün Adı ve Foucault’un Sarkacı adlı romanları akla gelen ilk romanlardır. Öte taraftan mitoslarla gündelik yaşamın sadeliğini, karşıtlığını bütünleştiren Paul Auster; günümüz toplumlarında insanının yabancılaşmasını
kara mizah ve düşsel yaşamı birleştirerek yapıtlarına yansıtan Thomas Pynchon; fantastik ve büyülü gerçekçiliği, kurguyu merkez alan bakışla John Bart yine bu tür eser veren yazarlar arasında yer alır.


Mimari: Mimaride günümüzde egemen olan anlayış, 1950’lerden itibaren modern mimarinin biçimciliğine getirilen eleştirilerle eklektik bir eksende biçimlenen postmodern mimaridir. Bu anlayış, Robert Venturi’nin 1966’da “Mimarlıkta Karmaşıklık ve Çelişki” isimli kitabıyla belirginleşir. Venturi, mimarideki dekoratif bileşenlerin önemine ve mimarideki vazgeçilmezliğine vurgu yapar. Yine Michael Graves ve Frank Gehry gibi mimarların bu paralelde eleştirileri ve postmodern yapılar yapmaları, bu yeni mimari algının yayılmasını sağlamıştır.


Sinema: Bu dönem sineması, kuşku yok ki önemli dönüşüm geçirdi. Bu dönüşümün belirdiği esas nokta teknik altyapıyla, bilgisayar teknolojisindeki gelişmelerle ve olanaklarının genişlemesiyle ilgilidir. Teknik altyapı ve güçlü kurgusal yapı, ilginin dış dünyadan, algılara dayalı bir dünyaya doğru kaymasına yol açtı. Diğer birçok alanda olduğu gibi sinemada da gerçeklikle ilişkimiz sorgulanmaya başlandı. Gerçeklik sorununu 1999 yılında Andy ve Larry Wachowsky kardeşlerin üçleme olarak çektikleri Matrix gündeme getirdi. Filmde, insana yapay uyarılarla gerçek olmayan bir dünya gerçek gibi gösteriliyordu. Aslında bu film Baudrillard’ın simülasyon kavramının tam karşılığını oluşturuyordu.


21. YÜZYILA DOĞRU TÜRKİYE

Siyasal ve Sosyal Görünüm: Son 30 yılda Türkiye’deki değişime baktığımızda, öncelikle 12 Eylül Askeri Darbesi ve onu izleyen dönem öne çıkmaktadır. Darbenin hemen ardından uygulanan liberal politikalar dönemin özelliğini belirleyen bir diğer önemli etkendir. Bu politikaların günlük hayata yansımasında, neredeyse tüm alanlarda, özellikle gençler başta olmak üzere siyasal olandan uzaklaşılarak mesleki ve günlük hayatın gerekliliklerine kayılması analiz edilmeye değer ayrı bir sosyolojik ve tarihsel fenomendir.

Sanat Kültür: 1980’lerden itibaren Bienal, Sanat Fuarları gibi büyük sergi organizasyonları, çok geçmeden, Ankara’da Asya Avrupa Sanat Bienali, İstanbulda ise bugün hala devam eden İstanbul Bienali şeklinde ülkemizde, çağdaş sanatın önemli sunum ortamları olmuşlardır. 1990’lı yıllar, resim ve heykeli ötekileştiren video, fotoğraf, yerleştirme, performans ve disiplinlerarası sanatın öne çıktığı yıllar olmuştur. Bugün ise, disiplin sorunu yerine, dil sorunu, anlam ve kavramsal yaklaşımların öne çıkarak eleştirel bakışların önemsendiği görülmektedir. Bu anlamda öne çıkan sanatçılar şöyle sıralanabilir: Burhan Doğançay, Bedri Baykam, Ömer Uluç, Adnan Çoker, Halil Akdeniz, Sarkis, Ayşe Erkmen.


Edebiyat: Roman için de 80 sonrasında, tıpkı post yapısalcılarda ve postmodern romanda olduğu gibi, dil yapısının, dilin sorunlarının, yani anlatım biçim ve tekniklerinin öne çıktığını görmekteyiz. Postmodern roman olarak tanımlanan nitelemelerin Türk romanına yansıyan özelliklerini bazı yazar ve romanlarda görmekteyiz: Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”; Orhan Pamuk’un “Cevdet Bey ve Oğulları” ve “Beyaz Kale” ile başlayan yazı serüvenü, Kara Kitap, Yeni Bir Hayat gelindiğinde tanınan çok okunan bir yazar olmuştur; artık dünya dilerine çevrilecektir. Latife Tekin’in “Sevgili Arsız Ölüm”, Elif Şafak, “Mahrem”, “Baba”; Hasan Ali Toptaş “Bin Hüzünlü Haz” yeni isimlerdir.


Sinema: Bu dönemde ticari filmlerden ayrışan sanat filmlerinde bir zenginlik görülmüş; şiddetten korkuya, minimalist sinemadan deneysele birçok tarzda film çekilmiştir. Çekilen bu filmlerde, eşcinsellik, milliyetçilik, etnik ve dinsel kimlikler, kadın ve erkek temsilleri, Doğu-Batı, aydın kimliği, askeri darbeler en çok işlenilen konulardır. Şerif Gören ve Yılmaz Güney (1982) Yol, Ömer Kavur (1986) “Anayurt Oteli”, Fatih Akın Duvara Karşı ve Nuri Bilge Ceylan (2002) Uzak.


 

Çevrimiçi üyeler

Şu anda çevrimiçi üye yok.

REKLAMLAR

Forum istatistikleri

Konular
19,397
Mesajlar
150,206
Kullanıcılar
90,393
Son üye
cm26
Üst